Telefonla Randevu - 168 Çağrı Merkezi

Sağlık Köşesi

                Menopoz düzenli adet kanamalarının ortadan kalktığı dönemi ifade den; latince meno ve pause kelimelerinin birleştirilmesiyle oluşturulmuş bir terimdir.

                Bir yıl süresince hiç adet görülmemiş ise menopoza girilmiş kabul edilir. Over fonksiyonlarının bitmesini takiben oluşan fizyolojik bir durumdur.

                Bir kadının ortalama menopoza girme yaşı 49 (+/- 5) olarak kabul edilmektedir. Kadınların %8’i 40 yaşından önce menopoza girer, bu durumda erken menopoz olarak tanımlanır.

                Menopozun kişide erken ya da geç başlaması, muhtemelen kalıtsal olmakla birlikte; iyi beslenme, sağlıklı yaşam, alkol ve sigaradan uzak durmak menopozu geciktirebilir. Menopoz dönemi kadın hayatının üçte birini oluşturur.

                Östorojen hormonunun azalmasına bağlı menopoz belirtileri erken ve geç dönem olmak üzere iki aşamada değerlendirilir. Sıklıkla bir yıl içerisinde şiddeti azalarak geçen bu şikayetler %20 kadında beş yıl veya daha uzun sürebilir.

Erken Bulgular;

·         Vazomotor şikayetler; terleme, başağrısı, ateş basması, çarpıntı

·         Fiziksel bulgular; vajinal kuruluk, azalan östrojene bağlı vagende incelme ve kuruluğa bağlı ağrılı ilişki, yanma hissi, bakteriyel enfeksiyonlarda artış

·         Psikolojik şikayetler; uyku bozuklukları, depresif durumlar, cinsel isteksizlik

Geç Bulgular;

·         Osteoporoz; Osteoporozun tek nedeni menopoz değildir. Kötü beslenme, düşük kalsiyum alımı, sigara alkol kullanımı, hareket azlığı, endokrin bozukluklar, kortizon kullanımı

·         Kardiyovaskuler hastalıklar; Kadınlarda menopoz öncesi kalp hastalıkları riski erkeklere oranla daha azdır. Fakat bu oran menopoz sonrası belirgin oranda artmaktadır.

           Menopoz ile birlikte ortaya çıkan bu belirti ve değişikliklerin nedeni östrojen hormonunun yetmezliğidir. Eksilen hormonların, dışarıdan yerine konması tedavisine hormon replasman tedevisi kısaca HRT denmektedir.

           Menopozda HRT  uygulanırken; bireyin kişisel ve ailesel risk faktörleri çok iyi değerlendirilmelidir. HRT kaliteli yaşam süresi sağlamaktadır. Düzenli rutin muayene ve tetkikler yapıldığı sürece 3 ila 5 sene uygulanabilir. 5 seneden sonra kar zarar hesabı çok iyi yapılmalıdır.

              

UZ. DR.HALİDE GÜÇ BEKAROĞLU

KADIN HAST.VE DOĞUM UZMANI

 

            Osteoporoz kemik kütlesinin yapı ve fonksiyonlarının azalmasıdır. Ağrı ile kendini belli eden şekil bozuklukları ve kendinden kırıklarla varlığını hissettirir. Ağırlıklı olarak kadınlarda görülen bu hastalık 60 yaş üzerinde dört kadından birinde mevcuttur.

            Belirgin sebepleri arasında menopoz, yaşlılık, kortizon ve tiroit ilaçları kullanımı ve immobilizasyon (uzun süren yatak istirahatları, felçler) sayılabilir.

            Klinik olarak kronik sırt, bel ve kalça ağrıları, boy kısalmaları, basit travmalarla oluşan kırıklarla kendini belli eder.  En önemli tanı yöntemi kemik dansidometresidir.

            Tedavide koruyucu tedavi ve beslenme, ilaç tedavisi ve cerrahi tedavi ön plana çıkmaktadır. Koruyucu tedavi olarak, ağızdan kalsiyum alımı ve egzersiz önem taşır. Süt ve süt ürünleri, yeşil sebzeler, badem ve ceviz beslenmede öncelik almalıdır.

            Dansidometrik ölçümlerde kabul edilebilir sınırlara gelmişse medikal tedavi uygulanır. Cerrahi tedavi ise; kırıklarda uygulanmaktadır.

 

OP. DR. SERDAR GORAN

ORTOPEDİ UZMANI

                Sonbahar, kış mevsimleri burun akıntısı ve geçmek bilmeyen öksürüklerin sıklıkla görüldüğü bir mevsimdir. Basit soğuk algınlığı dediğimiz hastalık aslında çok çeşitli virüslerin neden olduğu bir tablodur. Ateş, burun akıntısı ve tıkanıklığı, öksürük hastalığın belirtileridir. Halsizlik, baş ağrısı gibi bulgular da bu belirtilere eşlik eder.

                Virüsler oyuncak veya öksürülüp aksırılan yüzeylerde uzun süre yaşayabilirler. Bu nedenle enfeksiyonlardan korunmak için el yıkamak şarttır. Küçük çocukların bulunduğu yuva veya okul öncesi sınıflarda saatte bir el yıkanması, eve dönen çocuğun mutlaka el ve yüzünün yıkanarak temizlenmesi, yüzeydeki mikropların temizlenmesini sağlar ve hastalığı önler.  Çocuk hasta görünüyorsa evde kalması daha doğrudur. Dinlenme, uyuma ve günü sakin geçirmekle virüs hastalığı daha kolay atlatılır. Kapalı alış veriş merkezleri ve çocuk oyun alanları, toz ve sigara dumanı olan ortamlar iyileşmeyi geciktirir veya durumu daha da kötüleştirir. Hasta çocuğun temiz havaya çıkması, bağışıklık sistemini kuvvetlendirmek için; taze sebze ve meyve, C vitamini, ekinezya, ıhlamur ile zencefil, limon ve elma kabuğu karışımı (boğazda tahrişi azaltarak öksürüğe iyi gelir) hastalık süre ve şiddetini azaltmaya yardımcıdır.

                Tedavi için mutlaka doktorunuzun önerdiği ilaçları kullanınız. Doktor önerisi dışında alınan ilaçlar; hastalığa etki etmez, dirençli mikropların gelişmesine sebep olurken toplum sağlığını etkiler.

 

                Tüm dünyada çocuk ölümlerinin en önemli nedenlerinden biri zatürredir. Tanı ve tedavisi geciken çocuklarda ölüm oranı yüksektir, bu nedenle soğuk algınlığı veya üst solunum yolu enfeksiyonu gibi başlayan hastalıklarda çocukların doktor kontrolünden geçmesi gereklidir.

                Virüs enfeksiyonları bazen 4 – 5 gün nadiren daha fazla süre ateşe sebep olabilir. Bu süreçte çocuk neşeli, sıvı alıyor, günlük aktivitelerini yapıyor ve yorgun görünmüyorsa beklenebilir. Çok uzamış ateş ve öksürük bakteriyel enfeksiyonları düşündürür. Kulak ve baş ağrısı varsa, burun akıntısı yoğunsa, sinüzit ve orta kulak iltihabı gibi komplikasyonlar da akla gelmelidir. Şiddetli öksürük, göğüs veya karın ağrısı da zatürreyi düşündürür. Bu durumda doktora başvurmak gerekir ve antibiyotik tedavisi doktor tarafından belirlenir.

                2 yaş altı çocuklar, prematüre bebekler, kreşe giden çocuklar, yetersiz beslenenler, kalabalık ve sigara içilen ortamlarda yaşayan çocuklar risk gurubundadır.

Zatürreden korunmak için yapılacaklar;

·         Bebekler ilk altı ay anne sütü almalı,

·         Aşıları muntazam yapılmalı,

·         Dengeli beslenmeye dikkat edilmeli,

·         Çocuklar sigara içilen ortamlarda bulundurulmamalı,

·         Kalabalık ve uzun süre havalandırılmayan ortamlarda tutulmamalı,

·         Hastalar ile temastan kaçınılmalı,

·         Eller sık sık sabunlu ile yıkanmalı,

·         Hasta çocuklar okul ve kreşe gönderilmemeli,

·         Hapşırma, öksürük, ağız ve burun sekresyonları ile bulaşmış eşyalar mikropların yayılmasına sebep olur bu nedenle hijyene dikkat edilmelidir.

 

Aşı Nedir?

Aşılar bağışıklık sistemini uyararak hastalık yapabilecek özellikte olan bakteri ve virüsleri özel yöntemlerle zayıflatarak hastalık yapmayacak ama vücuda verildiğinde antikor dediğimiz koruyucu bir maddeyi oluşturabilecek özellikte biyolojik ürünlerdir. (Aşı hastalık yapıcı özellikleri zayıflatılmış ama bağışıklık sistemini uyarıcı özelliği bulunan bakteri-virüs proteinidir.)

Aşı Nasıl Etki Eder?

Aşılar değişik yollardan vücuda verildiğinde; bağışıklık sistemi, bakteri ve virüslere karşı antikor dediğimiz savunma elemanlarını üretir ve hafıza sistemine kaydeder. Daha sonra aynı antijen ile tekrar karşılaştığında hızla antikorlarını oluşturur ve mikropları yok eder.

Aşılar Hangi Hastalıklardan Korur?

-      Difteri

-      Boğmaca

-      Tetanos

-      Hib enfeksiyonları

-      Çocuk felci

-      Kızamık-Kızamıkçık-Kabakulak

-      Suçiçeği

-      Hepatit-B

-      Hepatit-A

-      Grip

-      Pnömokok enfeksiyonları

-      Meningokok enfeksiyonları

-      Kuduz

-      Verem

-      Rotavirüs

-      Rahim ağzı kanseri

Aşının zamanında yapılmasının önemi nedir? Geç kalınsa bir sorun teşkil eder mi?

Aşıları olan hastalıkların birçoğu son derece tehlikeli ve ölümcül olabilen ve tedavileri de zor hastalıklardır. Zamanında ve düzenli yapılan aşılar bütün bu hastalıkları önleyecek ve koruyacaktır.

Aşılar hastalıkların özellikle daha sık görüldüğü yaş gruplarında yapılmalıdır. Geç kalındığı zaman önceden koruma olmadığından vücutta bulaşıcı hastalıklar daha çok durur ve komplikasyon dediğimiz yan hastalıklar sık görülür, ağır ve tehlikeli seyreder.

Hangi Aşı Ne Zaman Uygulanmalı

Hepatit B aşısının ilk dozdan 1 ay sonra 2. doz ve 6 ay sonra 3. doz olarak doğumda, birinci ve 6. ayda 3 kez yapılır. Rapel yapılmasına gerek yoktur.

BCG 2. ayın sonunda yapılır.

DaBT IPA – HİB beşli aşısı 2.ay, 4. ay ve 6. ay ve 18. ayda 4 kez yapılır.

KPA aşısı 2. ay, 4. ay, 6. ay ve 12. ayda olmak üzere 4 kez yapılır.

KKK aşısı 12. ay ve ilk öğrenim 1. sınıf olmak üzere 2 kez yapılır.

OPA; 6. Ve 18. ayın sonunda olmak üzere 2 kez yapılır.

Td; ilk öğrenim 8. sınıfta 1 kez yapılır.

DaBT- IPA; ilk öğrenim birinci sınıfta 1 kez uygulanır.

Suçiçeği; 12. Ayda 1 kez uygulanır.

Hepatit A; 18. ay ve 24. ayda 2 kez uygulanır.

 

Aşı Takviminde bulunan aşılar;

BCG: Bacille – Calmette – Guerin aşısı

DaBT-IPA- HIB: Difteri, Aselüler Boğmaca, Tetanoz in aktif polio hemofilus influenza tip B aşısı ( beşli karma aşı)

OPA: Oral polis aşısı

Td: Erişkin tip difteri aşısı

KPA: Konjuge Pnömokok aşısı

KKK: Kızamık, Kızamıkçık, Kabakulak

Ayrıca Rotavirüs ishalinden korumak amacı ile 2. Ve 4. Ayda Rotavirüs aşısı bulunmaktadır. Bebeğiniz için doğru olanı yapmak için lütfen doktorunuza danışınız.

NOT: AŞI TAKVİMİ BİLGİLENDİRME AMAÇLIDIR. LÜTFEN ÖNCE DOKTORUNUZA DANIŞINIZ…

Ayrıntılı Bilgi İçin Lütfen Hastane ve Tıp Merkezlerimizi Arayınız…

Kayseri Hastanesi: 0(352) 221 02 22

Konya Hastanesi: 0(332) 351 41 00

Kartal Tıp Merkezi: 0(216) 473 20 50

Altıntepe Tıp Merkezi: 0(216) 489 55 07

Akupunktur; vücudumuzdaki organların fonksiyon bozukluğunu (hastalıkları) düzeltmek için deri üzerinden belirli noktalara çok ince altın, gümüş veya çelik iğneler batırılarak santral sinir sisteminden gerekli hormonların ve maddelerin salgılatılması esasına dayanan bir tedavi şeklidir. Yaklaşık 6000 yıldan beri uygulanmaktadır. Vücut akupunkturu yanında kulak, baş, el ve ayak akupunktur türleri vardır. İlgili noktaların uyarılması sonucu analjezik, antienflamatuar maddeler, sedatif maddeler (örn.valium) hormonlar salgılatabilmektedir.

Genel olarak akupunkturun organizmadaki etkileri şunlardır;

Analjezik etki,

Sedasyon etkisi,

Homeostazis (düzenleyici) etki,

İmmüniteyi yükseltme etkisi,

Psikolojiyi düzenleme etkisi,

Motor tamir etkisi (kas hastalıklarında)

Dünya sağlık örgütü (WHO) tarafından da onaylanan akupunktur yöntemi ile tedavi edilen hastalıkları ise şu şekilde sıralayabiliriz;

Migren

Trigeminal nevralji ve fasial paralizi

Nöropati parezi

Nörojenik mesane

Astım

Menier sendromu

Obesite kilo düzenlemesi

Nokturnal enüresiz (gece işemesi-idrar kaçırmaları)

Omuz ve diz kireçlenmesi

Kronik romatizmal – fibromiyalji

Sindirim sistemi fonksiyon bozuklukları

Hıçkırık

Siyatik

Sinüzit - allerjik rinit, burun tıkanıklığı

Depresyon

Cinsel fonksiyon bozuklukları (impetens-vajinismus)

Çeşitli stres durumları (örn.sınav stresi)

Çeşitli korkular

Tırnak yeme alışkanlığı

Çeşitli tikler

Menstruasyon bozuklukları - menopoz şikayetleri

Şeker, kollestrol ve lipidlerin repülasyonu

Bağımlılık tedavileri (sigara, alkol v.b.)

Kabızlık, hemoroid

Aşırı terleme

Huzursuz bacak sendromu

Duygu, düşünce ve davranış bozuklukları

Unutkanlık

Kronik kaşıntılar

Uykusuzluk ve uyku düzensizliği

 

UZ. DR. BİLGE ACAR

NİYAZİ METE ALİ RIZA METE TIP MERKEZİ

ANESTEZİYOLOJİ VE REANIMASYON UZMANI

BAKIRKÖY

TÜP BEBEK NEDİR?  

Yumurtalıklarındaki yumurtalar ilaçlar yardımıyla uyarılan kadınlardan toplanan yumurtalarla erkekten alınan spermlerin laboratuar ortamında döllenmesi ve sonra gelişen embriyoların rahim içerisine yerleştirilmesi ile gebelik elde edilmesi işlemidir. Tedavi başarısı kişiden kişiye değişir ve her tüp bebek denemesinde farklı yanıt elde edilebilir.

TEDAVİ AŞAMALARI:

·         Çiftlerin tüp bebek öncesi danışmanlık ve tetkiklerin tamamlanması,

·         Yumurtalıkların ilaçlar yardımı ile baskılanması,(Bu işlemin amacı istenmeyen zamanda yumurtaların çatlayarak karna dökülmelerinin önüne geçilmesi ve daha fazla embriyo elde edilebilmesidir.)

·         Yumurtaların ilaçlarla uyarılarak büyütülmesi ve olgunlaştırılması, (bu işlemin amacı, embriyo oluşturmaya aday çok yumurta elde etmektir.)

·         Yumurtaların ameliyathane şartlarında vajinadan (hazne) ultrasonografi eşliğinde toplanması,

·         Yumurtaların spermle laboratuar ortamında kendiliğinden döllenmesi ,(IVF) ya da tek yumurta içine tek sperm verilmesi ,(ICSI)

·         Gelişen embriyoların anne rahmine yerleştirilmesi,

CİHAZ FARKI NEDİR?

·         Mikroenjeksiyon yöntemi ile mikromanüplatör denilen mikroskoplar ile sperm hücreleri 200 ila 400 kat büyütülebilmektedir.

·         İMSİ cihazı üremeye yardımcı teknikler alanındaki son gelişmelerden biridir. İMSİ ile 8050 kata kadar büyütülmektedir ve spermin üst düzey analizleri yapılıp, erkek faktörlü hastalarda daha kaliteli spermler seçilebilmektedir. Buda tedavi başarısı ve gebelik oranları açısından iyi sonuç vermeye yardımcıdır.

KIZILAY KONYA TİCARET BORSASI HASTANESİ TÜP BEBEK MERKEZİ

Açıldığı 2009 yılından bugüne çocuk özlemi çeken birçok çifte yardımcı olmuş, birçok aileyi sevindirmiştir.

Detaylı Bilgi ve Randevu için 0 332 351 71 27 numaralı telefonu arayınız..

Yorulan, yıpranan, bütün yükümüzü üzerinde taşıyan ayaklarımızın bakımı ve sağlığı çok önemlidir. Ayak sağlığı için farklı bakım programları uygulanmakta ve mantarlı tırnak, batık tırnak, nasır, topuk çatlağı gibi hastalıkların da tedavisi yapılmaktadır.

Ayrıca medikal el-ayak sağlığı için verilen hizmetler:

*Diyabetik ayak bakımı

*Batık tırnak bakımı

*Tırnak teli uygulaması(=ameliyatsız batık tedavisi)

*Kalınlaşmış tırnak bakımı

*Deforme tırnak bakımı

*Mantarlı tırnak bakımı

*Siğil destek tedavisi ve bakımı

*Jel sistem uygulamaları

*Deri sertleşmesi/kalınlaşmasına yönelik bakım

*Çatlak topuk bakımı

*Terleyen ayaklar için bakım

*İlaçsız tırnak mantarı tedavisi

Ayrıntılı Bilgi için Lütfen Arayınız..

0 216 489 55 07 – 08 - 09

Dermatoloji, vücut derisi, kafa derisi, saç, tırnaklar ve zührevi hastalıklar ile ilgili sorunları içine alan bir tıp dalıdır. Dermatoloji, bu maksatla deri, saç, tırnak, ağız içi ve jenital organlarda görülen çeşitli hastalıklarda tanı konulmasını sağlamak için organları, dokuları ve beden sıvılarını inceler.

Dermatoloji; bağışıklık sistemiyle ilgili - Lupus, Büllü Pemfigoid, Pemfigus Vulgaris gibi deri hastalıklarının tanısını koyar ve tedavisini yapar; ayrıca yeni doğmuş bebeklerde ve çocuklarda görülen aileden taşınan veya bakıma, hijyene ve/veya beslenmeye bağlı deri hastalıklarına da tanı koyar ve tedavisini yapar.   

Dermatoloji tıp dalı, sedef hastalığı, akne (sivilce), deri kanseri, alerji, egzama, mantar, vitiligo (beyaz lekeler), nasır, saç dökülmesi, siğil, uçuk, bitlenme, uyuz, zona, zührevi hastalıklar (frengi gibi cinsel temasla geçen hastalıklar), meme ve jenital siğiller ve viral deri hastalıklarına tanı koyar ve tedavisini yapar.

Sedef Hastalığı, saçlı deri, diz, dirsek ve sırtın alt kısmında kızarıklıklar ve üzerinde kalın gümüş renkli kabuklanmalarla ortaya çıkar; hafif veya vücudun bütününü kaplayacak kadar şiddetli seyredebilir; bulaşıcı değildir.

Akne (sivilce), ergenlik dönemindeki hormonal değişiklikler sürecinde sivilceler oluşur ve sonrasında, yüz, omuzlar, sırt, göğüs bölgelerinde, yağ bezlerinin tıkanmasıyla ortaya siyah noktalar çıkar. Temiz tutmak ve sıkmamak gerekir.

Deri Kanseri, deri hücrelerinin birinin veya bir kaçının aşırı ve denetimsiz artmasıyla ortaya çıkar; kansere sebep olan maddelerle uzun süreli temas hastalığın önemli nedenlerinden biridir.    

Alerji, kişiden kişiye değişebilen bazı maddelere veya psikolojik nedenlere bağlı olarak ortaya çıkan kaşıntı, kızarıklık, döküntü gibi belirtileri olan bir deri hastalığıdır.

Mantar hastalığı, koltukaltları, kasıklar, ayaklar, parmaklar ve tırnaklarda sıklıkla görülen, deride kızarıklıklar, kaşıntı ve kabarıklıklarla seyreden, tırnakta ise beyaz – sarı renk ve kalınlaşma ve kırılma gösteren bir hastalıktır. Hastalığın nedeni mikroskobik araştırma ile tanı konulan küçük organizmalardır. Hastalık kolaylıkla bulaşır ve tedavi edilmese vücutta yayılır.

Vitiligo hastalığında deride sınırları düzensiz beyaz alanlar oluşur. Derinin yapısında bir değişiklik olmaz. Daha ziyade yüz, dirsekler, dizler, eller ve ayaklarda ortaya çıkar. Bulaşıcı değildir.

Nasır, basınç ve sürtünmeyle derinin kalınlaşmasıdır. Daha çok el ve ayaklarda görülür.

Benler, deride görülen, pembe, siyah veya kahve renkli kabarıklıklardır. Güneş etkendir. Bazı benler doğuştan olabilir, bazıları ise yaşamın değişik evrelerinde azalabilir veya çoğalabilirler. Kenarları düzensiz büyük boyutta gelişen benler sıra dışı benlerdir. Cerrahi müdahale ile alınabilirler. Değişen benler tetkik edilmelidir.

Bitlenme, baş ve kasıklarda küçük, kanatsız, gri böceklerin sebep olduğu, şiddetli kaşıntılara neden olan son derece bulaşıcı; tarak, fırça, yastık, yatak, şapka, çamaşır, battaniye ile taşınabilen bir deri hastalığıdır. Tedavisi tıbbı saç kremi veya şampuanı uygulaması ve saçlı bölgenin sıkı tarakla iyice taranması ile mümkündür.

Frengi, cinsel yolla bulaşan, bir bakterinin neden olduğu, tedavi edilmediği zaman vücuda yayılarak birçok organda hasar yapan bir deri hastalığıdır. Hastalık, bir veya daha fazla sayıda bir santim büyüklüğünde, cinsel organlar etrafında sert, ağrısız yaralara neden olur. Mikrop kısa zaman içinde, kan yoluyla vücuda yayılır ve kasık ve boyun lenf bezleri şişer; hemen tedavi olması gerekir.       

Siğil, vücudun herhangi bir yerinde oluşan hücre çoğalması nedeniyle ortaya çıkan iyi huylu tümörlerdir; bir cins virüs neden olmaktadır. Birçok siğil büyür ve yayılır; basınca ve travmaya maruz kalan yerlerde çoğalırlar.

Uçuk, genellikle ağız, burun çevresinde ve cinsel bölgede görülen su kabarcıkları tarzında yaralardır; tekrarlayabilir ve bulaşıcıdır.

Zona, deride ağrılı sivilceler yapan, yaş ilerledikçe daha sıklıkla rastlanan, tekrarlayabilen bir deri hastalığıdır. Daha çok göğüs ve sırt bölgelerinde gelişirse de Zona hastalığı, boyun, bel, baş bölgelerinde de görülebilir; yanıcı, dokunmakla artan ağrılara sebep olur. Tedavi ile birlikte vücut direncinin de arttırılması gerekir.

Altıntepe Tıp Merkezi

Dermatoloji Uzmanı

Dr. Bekir Baysal

Sağlık; bedensel, ruhsal, sosyal olarak iyilik durumudur. Ruh sağlığı bozulan kişi, genellikle duygu, düşünce ve davranışlarında değişik derecelerde şu özellikleri taşır:

Tutarsızlık

Aşırılık

Uygunsuzluk

Yetersizlik

Her kişide bu değişiklikler gözlenebilir. Hasta sayılabilecek kişide bu özelliklerin az-çok şu nitelikleri taşıması gerekir;

Sürekli ve yineleyici olması

Bireyin verimli çalışmasını bozması

Kişiler arası ilişkileri bozması

Psikiyatri birimimiz bu şikâyetlerle gelen hastalarda tanı, ilaç tedavisi, psikoterapi ve psikodrama grup terapisi alanlarında hizmet vermektedir.

Sağlık hizmetlerine başvuran hastalarda sıklık sırasına göre görülen rahatsızlıklar:

Depresyon- Üzüntü, zevk alamama hali, işlevselliğin bozulması, uyku ve iştahta değişiklikler olması, dikkatte dağınıklık, çabuk yorulma, suçluluk, değersizlik, ölüm düşünceleri olması.

Yaygın Anksiyete (bunaltı) bozukluğu- Kişi sanki kötü bir haber alacakmış, bir felaket olacakmış gibi nedeni belli olmayan bir sıkıntı, endişe duygusu olması.

Alkolün zararlı kullanımı- Kişinin sağlığa, iş, sosyal ve aile yaşamına zararlarını gördüğü halde sık sık ya da sürekli alkol alması fakat bağımlılığın olmaması.

Alkol bağımlılığı- Alkol alma denetiminin kaybolması, içmeyi durdurama, miktarın gitgide artması, alkol almayınca psikolojik ve fizyolojik belirtilerin gözlenmesi, bırakma isteği ve girişimlerine rağmen bırakamama ile karakteristiktir. Beraberinde sıklıkla depresyon, panik bozukluk, sosyal fobi görülmektedir.

Somatoform Bozukluklar, aşağıdaki şekilde görülebilir;

Somatizasyon bozukluğu: Vücudun farklı yerlerinde ağrılar, kronik yorgunluk, sindirim sistemi (kabızlık, ishal, mide bulantısı, kusma gibi) ve üregenital sistem (sertleşme sorunu, cinsel isteksizlik, idrarda yanma, adet bozukluğu) ile ilgili tekrarlayıcı şikâyetler olması ve tıbbi tedaviler ile düzelmemesi

Konversiyon bozukluğu: Bilinen herhangi bir fiziksel bozuklukla açıklanamayan ve organik arızaya rastlanmayan ancak fiziksel bozukluk belirtileri veren şikâyetlerdir. Kişide bir veya birden çok duyusal ya da nörolojik belirti ortaya çıkar. Felç, yutma güçlüğü, denge bozukluğu, kusma, ses çıkaramama ( afoni), körlük, çift görme, sağırlık, görme bozukluğu, sesini kısma veya tamamen kaybetme, kaslarını hareket ettirememe, epileptik nöbetlere benzer bayılma nöbetleri, hislerde donukluk gibi şikayetler olmaktadır.

Ağrı Bozukluğu: Kişide bedensel bir hastalık olmamasına rağmen, kişi sürekli şiddetli ağrılarından yakınır. Fakat ağrılar klinik açıdan değerlendirilmesi gereken ölçüde şiddetlidir. Ağrıların başlaması için stres ve çatışma ile yakından bağlantılıdır.

Hipokondriyazis: Hastalar bir öksürüğü, terlemeyi, soğuk algınlığını, sivilceyi veya yarayı ciddi ve büyük bir hastalığın işareti sayarlar. Kişide bir hastalık olmadığı halde kişi kendisinde ciddi bir hastalık olduğuna inanır.

Beden Dismorfik Bozukluğu: Bu tür hastalar bedenlerinin tümünde ya da bir bölümünde kusurlarının olduğuna inanırlar.

Distimi- En az iki yıl süren çok ağır olmayan süreğen mutsuzluk, karamsarlık, halsizlik, istek ilgi azlığı, güvensizlik şikâyetlerinin olması.

Obsesif Kompulsif Bozukluk- Saçma oldukları bilindiği halde bir türlü engellenemeyen takıntılar olması (kirlilik, kontrol, simetri, düzen, biriktirme, cinsel, dinsel) ve bu takıntılarla ilgili tekrarlayıcı zorunlu hissedilen hareketler olması.

Panik Bozukluğu- Çarpıntı, terleme, nefes alamama, göğüste sıkışma hissi, bulantı, sersemlik hissi, uyuşma vs gibi belirtilerin görüldüğü panik ataklar olması ve yeniden panik atak yaşama endişesi ile günlük faaliyetlerden kaçınma.

Uyku Bozuklukları- Diğer psikiyatrik hastalıklarda sık görülmektedir. Bunun dışında sadece uykusuzluk, gündüzleri dahi durdurulamayan aşırı uyuma ihtiyacı, kâbuslar, uyurgezerlik, huzursuz bacak sendromu gibi uyku bozuklukları görülebilir.

Sosyal Fobi- Toplum içinde herhangi bir eylem yaparken kızarma, terleme, ellerin titremesi, kendini küçük düşürecek yanlış bir şey yapma korkusu.

Kişilik Bozuklukları- Sık görülmekle birlikte başvuru sebebi genellikle ek psikiyatrik hastalıklardan olmaktadır.

Travma Sonrası Stres Bozukluğu- Kişinin kendisinin veya yakınlarının bedensel ve ruhsal varlığına büyük tehlike olarak algıladığı bir olayın yaşanması üzerine gelişen ruhsal zorlanma.

Yas (Depresyon)- Yakın birinin kaybından sonra 2 ay geçmesine rağmen devam eden aşırı üzüntü, yakınının ölümünü kabullenememe, suçluluk , ölüm düşünceleri, değersizlik hisleri ile giden depresyon

Şizofreni- Gerçeği değerlendirme yetisi bozulmuştur. Karakteristik belirtiler:

1- Sanrı; ikna yolu ile değiştirilemeyen yanlış, sabit, sarsılmaz inanışlar (kötülük görme, kıskançlık, alınma, kontrol edilme, düşünce okunması vs).

2- Varsanı; Ortada gerçek bir dış uyaran yokken işitme, görme, dokunma, tat alma.

3- Konuşmada düzen bozuklukları; tutarsız düzensiz konuşma, sözcük uydurma, düşüncede bloklar, tekrarlayıcı konuşmalar.

4- Davranış bozuklukları; acayip duruşlar, garip çılgınca avranışlar, çocuksu ilkel davranışlar, aşırı hareketlilik, donakalma.

5- Duygulanımda küntleşme; duygulara sığlık, yüzeyselleşme, içe kapanma, konuşma ve isteklerin azalması, toplumdan çekilme.

Bipolar bozukluk (İki uçlu bozukluk)-En az bir kez manik atak görülmesi ile birlikte depresif atak veya atakların olması tanı koydurucudur.

Manik atakta uyku ihtiyacında azalma, enerji artışı, çok konuşma, özgüven artışı, cinsel istekte artış, para harcamada artış gibi kötü sonuçlar doğurabilecek zevk veren etkinliklere aşırı katılma, durdurulamama, engellendiğe sinirlilik saldırganlık görülebilir.

Bunama- Eşyaların yerleri, tanıdığı insanların isimlerini unutma, geçmişi çok iyi hatırlamalarına rağmen yeni bilgileri edinememe, tekrar tekrar aynı şeyleri sorma, gibi belirtiler görülür. Daha ileri safhalarda kişileri tanıyamama, kaybolmalar olabilir.

Başta depresyon olmakla birlikte davranış bozuklukları, sinirlilik, şüphecilik, kişilik değişiklikleri, uyku ve iştahta değişiklik, halüsinasyonlar gibi günlük yaşamı bozucu psikiyatrik belirtiler eklenebilir.

Cinsel İşlev bozuklukları- Oldukça sık görülmekle birlikte geleneksel, toplumsal algılar ve eğitim eksikliği nedeniyle rahatlıkla başvuru yapılamaktadır.

1-İstek Bozuklukları (Azalmış cinsel istek, cinsel tiksinti bozukluğu)

2-Uyarılma Bozuklukları(Kadında cinsel uyarılma, erkekte sertleşme bozuklukları)

3-Orgazm Bozuklukları (Kadında ve erkekte orgazm bozuklukları, erkekte erken boşalma)

4-Ağrı Bozuklukları (Ağrılı cinsel ilişki,vajinusmus-cinsel birleşmenin olamaması)

5-Yeme Bozuklukları

Seyrek görülmekle birlikte çok ciddi tıbbi sonuçlara yol açabilir.

Anoreksia Nervoza; beden algısında bozulmasına bağlı olarak aşırı zayıf olmalarına karşın kendisinin şişman olduğuna inanmaktadır. Aşırı egzersiz, diet yapma,           kusma, ishal yapan ilaç kullanımları olur.

Builimia Nervoza; tıkanırcasına yemekle birlikte kilo kontrolünü sağlamak için kusmalar, diyet yapma gözlenebilir.   

Beslenme, karın doyurmak değil aksine insanın büyüme, gelişme, sağlıklı ve üretken olarak uzun süre yaşaması için gerekli olan besin öğelerini yeterli miktarda ve uygun zamanlarda alıp vücudunda kullanmasıdır. Bu öğelerin herhangi biri gereğinden az ya da çok alındığında, büyüme ve gelişmenin engellendiği ve sağlığın bozulduğu bilinmektedir. Günümüzde yaşam stilindeki değişikliklerin beslenme kültürümüze olan yansımalarıyla, beslenme ile ilişkili obezite, DM(şeker), kalp damar hastalıkları, sindirim sistemi rahatsızlıkları gibi birçok hastalık beraberinde gelmektedir. Bu sebeplerden dolayı, vücudun büyüme gelişmesi, dış etkenlere ve hastalıklara karşı dirençli olabilmesi için yeterli ve dengeli beslenme bilincinin oluşturulması önemlidir.

Kaliteli bir yaşam ve sağlığın sürdürülebilmesi için sağlıklı beslenme ilkelerinin kişilere kazandırılmasını esas alınarak, danışanların zorlanmadan sağlıklı beslenme alışkanlıklarını yaşam tarzı haline getirebilmeleriyle ilgili anlaşılır, pratik çözüm önerileri sunulur. Program çerçevesinde, danışanların genel beslenme öyküsü alınır, tıbbi geçmişleri, kan değerleri, beslenme alışkanlıkları, yaşam tarzları ve vücut analiz sonuçlarına göre kişiye özel beslenme programları oluşturulur ve belirli aralıklarla takip sağlanır.

Kilo alma, kilo kaybetme programlarının yanı sıra genel beslenme, hastalıklara uygun beslenme, çocuk ve gebe-emzikli beslenmesi, sporcu beslenmesi alanlarında hizmet verilmektedir.

Kalp hastalıklarının belirtileri göğüs ağrılarıdır. Bunun dışındaki belirtiler biyokimyasal ve radyolojik tetkiklerle incelenerek teşhis konulabilir. Kalp ve damar hastalıklarında teşhis koyarken bireylerin aile altyapısını, geçmiş metabolik rahatsızlıklarını araştırarak özel risk gruplarının belirlenmesi gerekmektedir. Böylece kalp hastalığını önlemeye yönelik gerekli tedaviler gerçekleştirilebilmektedir.

Kardiyoloji Ünitesinde Verilen Hizmetler;

EKG: Kalp elektrosu diye de tabir edilir. Kalbin elektriksel özelliklerinin kısa bir kağıt şeride dökümüdür. Göğse, kollara ve bacaklara iliştirilen bir dizi elektrotla alınan kayıttaki birtakım bulgulardan yola çıkarak, kalbin durumu hakkında genel bir bilgi edinilebilir, pek çok kalp hastalığına ilişkin işaretler EKG üzerinde tespit edilebilir. EKG pek çok konuda yararlı olacak ipuçları sağlar, bu ipuçları klinik tabloyla beraber değerlendirilerek teşhise yardımcı olur.

Efor Testi: “Treadmill Testi” veya “Egzersiz Stres Testi” diye de tabir edilir. Hızı ve eğimi belli bir programa göre düzenli aralıklarla artırılan bir yürüme bandı üzerinde hastanın yürütülerek yorulması ve EKG kaydının bu esnada alınması prensibine dayanır. Farklı birçok amaçlarla yapılabilmesine karşın, genellikle kalp damar darlıklarını araştırmak için kullanılır.

İstirahat sırasında kendini göstermeyip gizli kalan bazı kalp sorunlarını böyle bir test sırasında yakalama şansı biraz daha fazladır. Normallik veya bozukluk yönündeki her türlü sonuç, genel klinik tablo ile birlikte yorumlanarak teşhise yardımcı olur.

EKO: Kalbin büyüklüğü, kapakları ve kasları gibi içyapısına ve çalışmasına dair özellikleri konularında bilgi veren çok değerli bir tetkiktir. Pek çok farklı alanda kullanım yeri olmakla beraber, genellikle kalp hastalığı yönünden şüpheli belirtilerin altında kalbin yapısı veya görevleriyle ilgili bir aksaklığın yatıp yatmadığını araştırmakta kullanılır. Ultrason, doppler ve renkli doppler tekniklerinin birleşimi ile çalışır, kalbin yapısal ve fonksiyonel durumuna ilişkin pek çok detayı ortaya koyar. Gebelerde ve çocuklarda da rahatlıkla kullanılabilir.

Ritim Holteri: 24-48 saat süreyle kalp ritminin takibini ve dökümünü yapan bir testtir. Genellikle çarpıntı, bayılma, göz kararması gibi yakınmalarda altta yatabilen ritim bozukluklarını araştırmak için kullanılır.

Hastanın kemerine cep telefonu ebatlarında bir cihaz takılır ve bundan çıkan ince kablolar da hastanın göğsüne yapıştırılmış olan elektrotlara bağlanır. Hasta bunların üzerine günlük kıyafetini giyer ve gider. Dışarıdan bakıldığında kıyafetin altındaki cihaz ve kabloları pek belli olmaz. Hasta, uyku da dahil her zamanki günlük faaliyetine devam eder. Yatarken de bu cihazladır. Ertesi gün hastanın üzerindeki alet çıkarılır.

Bilgisayara bağlanan cihazdan alınan döküm üzerinden gerekli analiz yapılır. Hastaya herhangi bir zararı veya yan tesiri yoktur. Ona dışarıdan herhangi bir etkide bulunmaz, sadece kalp ritmini izleyip sürekli kaydeder. Takılı olduğu süre içinde oluşacak ritim problemlerini mutlaka yakalar.

Tansiyon Holteri: Kola takılı kalıp tansiyonu belli aralıklarla otomatik olarak ölçüp kaydeden ve sonra bunun dökümünü veren bir cihazdır.

Hangi aralıklarla ölçüm yapması istenirse (mesela her saat veya yarım saatte bir ölçüm için) programlanır ve hastanın kendisi de dahil hiç kimsenin bir müdahalesi olmadan, uykudayken bile otomatik ölçümler yapılmış olur.

Özellikle hastanede veya doktor yanında yükselen tansiyonu ayırt etmekte, tansiyon ölçme girişimi sırasında heyecanlanarak tansiyonu yükselen kişilerde, ayrıca günün değişik vakitlerinde ve özellikle uykuda tansiyonun nasıl olduğunu aydınlatmak gibi konularda çok yararları olan bir testtir.

Diş ve diş eti hastalıkları ülkemizde ve dünyada en önemli sağlık sorunları arasındadır. Ancak hayatı doğrudan tehdit etmediği için gereken önem verilmemektedir.

Ağız sindirim kanalının girişidir. Ağızdaki olumsuzluklar diş sağlığının bozulmasına, sindirimin olumsuz etkilenmesine yol açar. Ağızla aldığımız yiyecekler çiğnenip, tükürükle karıştırılarak yutulmaya ve sindirime hazır hale getirilirler. Ağız aynı zamanda konuşmaya yardım eder. Tat alma organı olan dilin; çiğneme, yutma, konuşma gibi çok önemli yan görevleri de bulunmaktadır. 

Dişlerin besinlerin parçalanması, öğütülmesi görevlerinin yanı sıra konuşmada ve görünümümüzde önemli etkileri vardır. Dişleri eksilmiş kişilerin bazı sesleri çıkarabilmeleri zorlaşır, çiğnemede ve/veya ısırmada da zorluk olur. Dişlerin gelişim süreci içerisinde ilk çıkan süt dişleri, daha sonra yerlerini  kalıcı dişlere bırakır. 

Ağız ve diş sağlığında en önemli iki hastalık diş çürükleri ve diş eti iltihaplanmalarıdır. Diş eti hastalıkları kimi zaman diş yuvasının bulunduğu çene kemiğinin erimesine kadar ilerleyen bir etki yapabilir. Diş sağlığının bozulması vücuttaki diğer organları da etkileyebilir. Dişler neredeyse bütün sistemleri olumsuz etkileyen sürekli enfeksiyon odağı haline gelebilir ve  kalp, böbrek, eklemler vb. yapılarda önemli sağlık sorunlarına yol açabilen enfeksiyonlara kaynaklık edebilir. 

Ağızda ve dişlerde yapısal ve işlevsel herhangi bir bozukluğun olmaması, ağız ve dişlerin görevlerini tam olarak yapabilmeleri durumu; ağız ve diş sağlığının varlığını gösterir. 

1. Diş Çürümesi 

Diş çürüklerinin oluşmasında üç temel etmen bulunmaktadır: Duyarlı bir diş yüzeyi, mikroorganizmalar için elverişli yiyecek artıkları, bunların parçalanmasına ve asit oluşumuna yol açacak mikroorganizmaların varlığı. Besinler içinde diş çürümesine en çok neden olanlar karbonhidratlar, yani kabaca, şekerli gıdalardır. 

Dişler düzenli olarak fırçalanır ve bakımlarına özen gösterilirse, mikroplar onlara zarar veremezler. Diş çürüğü, dişte oyuklar yaparak dişin yapısını bozan ve kendi kendine iyileşmeyen bir hastalıktır. 

Dişler iyi temizlenmeyecek olursa, üzerinde besin artıkları ve mikroplar birikir. Ağız içerisindeki bakteriler yiyecek artıklarındaki şekerli maddeleri kullanarak onu saydam, yapışkan bir madde haline getirir ve dişler üzerine yapışmasını sağlar. Bu birikintilere plak denir. Bu plaklar bakterilerin diş üzerinde tutunmalarını da kolaylaştırırlar. Besinlerin tatlandırılması için kullanılan şekerli maddelerin içinde bulunan asit, dişlere zarar verebilir, ancak bakterilerin kendileri de asit oluşturabilmektedir. Asit diş minesinin erimesine neden olur. Böylece oluşan erime bölgelerinden giren mikroplar kolayca alttaki yumuşak dokuya ulaşabilirler. 

Asitler dişin koruyucu tabakası olan diş minesi üzerinde küçük delikçikler oluşturur. Bu delikler giderek genişler ve küçük oyuklar haline gelir. Diş minesinin erimesinden sonra çürük hızla ilerler, alttaki tabakada geniş ve derin bir oyuk meydana getirir. Diş çürüğü diş özüne doğru ilerledikçe dişler ağrımaya başlar. Çürük daha da ilerlerse diş özü bölgesinde ve çene kemiği içerisinde cerahat oluşmaya ve birikmeye başlar. Buna diş apsesi denir. Eğer diş hekimi tarafından daha başlangıcında tedavi edilmeyecek olursa çürük diş için daha zor, karmaşık ve pahalı tedaviler gerekebilir. Diş plağı, diş etlerinin önemli hastalık nedenlerinden biridir. Yemeklerden sonra dişlerin fırçalanması ve diş ipi kullanarak yemek artıklarının çıkarılması dişlerin çürümesini, diş eti hastalıklarının oluşumunu ve ilerlemesini önler. 

Dişlerin ağrımaması sağlıklı olduğu anlamına gelmez. Diş ağrısının olması için diş çürüğünün çok ilerlemiş olması gerekir. Diş çürüklerinin tedavi edilebilir dönemde belirlenmesi için ağrı oluşmasını beklemeden senede en az iki kez diş hekimine giderek dişlerin muayene ettirilmesi gerekir. Diş hekimleri gerektiğinde dişlerin filmini çekerek gözle görünmeyen diş oyuklarını da belirleyebilirler. 

Diş çürüklerinin erken dönemde tanınması dişlerin kaybedilmesini engelleyebilir veya en azından geciktirebilir. Bu hem sağlık açısından, hem de sosyal ve ekonomik açıdan önemli katkılar sağlar. Ağza takma diş takılmasına olan ihtiyacı azaltır. Hiçbir şey kendi doğal dişlerimizin yerini tutamaz. Kalıcı dişlerin erken dökülmesi beslenme sorunlarına neden olur. Doğal dişlerin uzun süre dayanmasında ağız ve diş bakımının önemi çok büyüktür. 

Diş sağlığı açısından sularla aldığımız flor da çok önemlidir. Sularında flor eksikliği olan yerleşim yerlerinde diş çürüklerinin oranı çok artar. Bu nedenle florla ilgili olarak sağlık kuruluşlarının önerilerine uyulmalıdır. 

2. Diş Eti Hastalıkları

Dişin diş eti dışında görünen bölümü diş minesi denilen sert bir tabaka ile kaplanmıştır. Bunun altında daha yumuşak bir yapı vardır. En içte ise diş özü vardır. Burada bol miktarda damar ve sinir bulunur. Diş gövdesi diş etine ve onun altındaki kemiğe girdiği bölümde daralır. Bu bölüme dişin boyun bölümü denir. Çene kemiği içinde kalan bölümüne ise dişin kök bölümü adı verilir. Diş kökü diş yuvasında çene kemiğine özel doku uzantıları ile sıkıca bağlanmıştır. Diş eti hastalıkları, diş çürükleri ağız kokusuna neden olabilir. Ağız kokusu olduğunda nedeni araştırılmalıdır. 

Diş eti hastalıkları en önemli diş sağlığı sorunları arasındadır. Ağız hijyeninin bozukluğu ile yakından ilişkilidir. Başlangıç döneminden itibaren diş etleri kolay kanar. Diş eti kanamalarında diş hekimi muayenesi zorunludur. Diş etleri, diş yuvaları ve ağız tabanındaki iltihaplanmalar genel olarak diş eti hastalığı olarak bilinmektedir. Diş üzerindeki plaklar bunun en önemli nedenidir. Tedavi edilmeyen diş eti iltihapları çene kemiğinin de iltihaplanmasına ve zarar görmesine yol açabilir. 

Diş çürüğü, diş eti hastalıkları, sinüzit, bademcik iltihabı, solunum sistemi hastalıkları, sindirim sorunları, ağız bakım yetersizliği ağız kokusuna neden olabilir. Bu hal, sosyal ilişkileri de etkiler. Bazı metabolizma hastalıkları da ağızda kendine özgü kokular yapabilir. 

3. Dişlerin Gelişim Bozuklukları

Ağızda kapanma bozukluklarına neden olan diş düzensizlikleri dişlerin çürümesini kolaylaştırır ve daha erken dönemde dökülmesine yol açar. Düzensiz dişler, alt ve üst çene arasındaki ilişkinin bozulmasına neden olabilir. Çiğneme ve temizleme güçlüğü yaratırlar, kötü ağız kokusuna yol açarlar.

Düzensiz dişlerin en önemli nedeni süt dişlerinin zamanından önce yitirilmesi olabilir. Bunun sonucunda çıkan kalıcı dişler birbiri üzerine gelecek biçimde yerleşebilirler. Düzensiz dişler konuşma bozukluklarına ve görünüm bozukluklarına neden olabilir. 

Sigara dişlerde renk değişikliği yapar. Sigara içenlerin dişleri kahverengimsi bir renk alır. Canlılığını kaybetmiş olan dişler gri renkte görünür. Çocuklarda hatalı olarak kullanılan bazı ilaçlar da dişlerde renk değişikliğine neden olabilir. Aşırı derecede flor dişlerin sararmasına neden olabilir.

Hamilelikte ve süt çocukluğu döneminde kullanılan antibiyotik vb. bazı ilaçlar dişlerde kalıcı renk değişikliklerine neden olabilir. Bu nedenle hekim önerisi olmaksızın ilaç kullanılmamalıdır. 

4. Ağız ve Diş Sağlığı Nasıl Korunur?

Diş hastalıkları ve diş sağlığının korunması açısından erken tanı çok önemlidir. Bu nedenle yılda en az iki kez diş hekimine muayene olunması önerilir. 

Diş çürümelerinin önlenmesinde sularda yeterli flor olması, düzenli olarak dişlerin fırçalanması, diş ipi kullanılması, aşırı tatlı ve şekerli yiyeceklerden olabildiğince kaçınma bunlar yendiğinde mutlaka dişlerin fırçalanması, diş hekimi kontrollerine gidilmesi temel uygulamalardır. Diş eti hastalıklarının önlenmesinde de diş fırçalama ve düzenli diş hekimi kontrolleri önemlidir. 

Dişlerde gelişim bozuklukları varsa erken dönemde özel diş hekimliği dallarında uzmanlaşmış birimlere başvurularak gerekli tedavi sağlanmalıdır. 

Aşırı asitli ve şekerli yiyecekler mikroorganizmaların etkisini artırır. Dişler sert cisimlerle karıştırılmamalı, fındık, ceviz vb. kabuklu yiyecekler dişlerle kırılmamalıdır. Bunlar diş minesinin çatlamasına ve bakterilerin etkisinin artmasına neden olur. Diş minesinin koruyucu etkisi ortadan kalkar. 

5. Diş Fırçalama Tekniği

Dişlerimizi korumanın en etkili yolu düzenli olarak fırçalamaktır. Diş fırçalamanın ilk adımı doğru fırça seçimidir. En uygun fırça naylon ve orta sertlikteki fırçalardır. Ağız içinde kolay hareket ettirilmesi ve arka dişlere rahat ulaşabilme açısından fırçanın kafasının fazla büyük olmaması tercih edilir. Uygun fırça seçildikten sonra dişler en az günde iki kere düzenli olarak fırçalanır. Diş macunu ağza verdiği hoşa giden koku ve his nedeniyle diş fırçalanmasını kolaylaştırır. Diş parlatma tozları diş hekimi önerisi olmadıkça kullanılmamalıdır. Aşırı kullanımlar diş sağlığı açısından zararlıdır. 

Diş fırçalanmasında fırçanın duruşu dışındaki temel hareket aynıdır: Fırça diş eti çizgisine eğimli olarak yerleştirilir. Bu durum bozulmadan küçük dairesel hareketlerle dişler fırçalanır. Daha sonra fırça, bir fırça boyu kadar kaydırılarak fırçalama sürdürülür. 

a.   Diş fırçası 45 derecelik açı yapacak biçimde tutulur ve diş eti hizasından başlanarak ağız  boşluğuna doğru fırçalamaya başlanır. Dış yüzeylerden başlayan fırçalama sert darbeler halinde değil, yumuşak ve daireler çizecek biçimde, ön dişlerden arka dişlere doğru yapılmalıdır. 

b.   Daha sonra dişlerin iç yüzeyleri aynı şekilde fırçalanır. Bu işlemde fırça eğik tutularak, diş etinden ağız boşluğuna doğru hareket ettirilir. 

c.   Daha sonra dişlerin çiğneme yüzeyleri fırça düz olarak ileri geri hareket ettirilerek fırçalanır. 

Fırçalama işleminin en az iki-üç dakika sürmesi gerekir. Sağlıklı diş etleri fırçalama sırasında kanamaz.

Diş fırçası kişiye ait bir araçtır, başkalarıyla paylaşılmaz. Diş fırçaları birkaç ayda bir, en geç altı ayda  değiştirilmelidir. Gerektiğinde ara yüzlerin etkin olarak fırçalanmasını sağlamak üzere ara yüz fırçaları kullanılır. Bunlarla ilgili önerilerini almak üzere diş hekimine başvurmak gereklidir. 

6. Diş İpi Kullanımı 

Diş ipi, diş aralarında kalan yiyecek artıklarının uzaklaştırılması açısından çok yararlı bir araçtır. Çok küçük yaşlardan başlanarak uygun diş fırçalama ve diş ipi kullanma tekniklerinin öğrenilmesi gerekmektedir. 

Dişler fırçalandıktan sonra diş ve diş eti çizgisi ile dişler arasında kalan yemek artıklarının temizlenmesi için diş ipi kullanılır. Bu artıklar en önemli çürük nedenlerindendir. 

a.   Otuz santimetre kadar diş ipi alınır. Diş ipinin bir bölümü bir elin orta parmağına diğer ucu da diğer elin orta parmağına dolanır. İpin bir bölümü ortada kalmalıdır.

b.   Ortada kalan ip bölümü işaret parmağı ile geriye doğru itilir.İp, dişler arasından geçirilir. Bu  hareket sırasında sert olunmamalıdır. İp diş etine kadar indirildikten sonra ağız boşluğuna doğru diş aralarını sıyıracak biçimde indirilir. Bu sırada diş etinin kesilmemesine   özen gösterilmelidir.

c.   Aynı uygulama diğer bir parça ip alınarak alt dişler için de tekrarlanır.

Endoskopi içi boşluklu organların bir aletle incelenmesidir. Bu alet hem görüntülemeyi hem de biyopsi gibi bazı işlemleri yapmaya olanak sağlar. Halk arasında ‘ışıklı hortum’ olarak adlandırılıyor. Ama bu alete sadece hortum demek haksızlık olur. Mükemmel bir tanı aracıdır. Eğer yemek borusu, mide ve onikiparmak barsağını görüntülemek için endoskopi yapıyorsak bunun tıptaki adı ‘özefagogastroduodenoskopi’dir. Kısaca ‘gastroskopi’de denilebilir. Eğer kalınbağırsak için yapılıyorsa bunun adı da ‘kolonoskopi’dir. Gastroskopi sırasında yemek borusu, yemek borusuyla midenin birleştiği yer, mide, midenin çıkış kısmı ve onikiparmak bağırsağı incelenir.

Endoskopi sırasında neler olur, zor mu?

Endoskopi 40 yıldır özellikle sindirim sistemi incelemesinde kullanılmaktadır. Eskiye oranla çok hareketli, esnek, daha ince, görüntü kapasitesi yüksek cihazlar var. Endoskopinin başarısı ve hastanın endoskopiden rahatsızlık duymaması kimin yaptığına, nerede yapıldığına, nasıl yapıldığına ve deneyimli bir yardımcı ekibinin olup olmamasına göre değişir. Endoskopiyi bu konuda eğitim görmüş olanlar yani gastroenterologlar yapmalıdır. Eğer bir engel yoksa hastaya bir ön hazırlık olarak ilaç uygulanmalıdır. Öncelikle hastanın dil kökü ve küçük dil çevresi diş hekimlerinin de kullandığı bölgesel uyuşma yapan bir spreyle uyuşturulur. Bu bulantıyı ortadan kaldırır. Daha sonra da kol damarından rahatlatıcı ve hafif uyku yapıcı ilaçlar verilir. Endoskopi bu şekilde yapıldığı zaman çok rahat olur. Çoğu zaman hasta işlem bittikten sonra “Gerçekten gastroskopi yaptınız mı? Bitti mi?” diye sormaktadır. Ayrıca gerekirse endoskopi sonrası uyku giderici ilaçlar da uygulanır. İşlem bittikten sonra hasta bir iki saat sonra işinin başında olabiliyor. Ama o gün araba kullanmasını ve aşırı dikkat gerektiren işler yapmasını istemiyoruz.

Peki nasıl bir işlem bu?

Yapılan iş şu: 8-10 milimetre kalınlığında son derece yumuşak bir boru yemek borusundan mideye ve onikiparmak bağırsağına görülerek yönlendirilip ulaşılıyor. Aşağı yukarı uzunluğu 110-120 santim arasında olan cihazın ucunda kamera var ve geçtiği bölgeleri bir televizyon ekranına yansıtıyor. Doktor da bu görüntülere bakarak hastanın incelenen bölgenin iç yüzeyini görüyor ve teşhisi koyabiliyor. Bu işlem sırasında hastanın nabız durumu ve oksijen düzeyi izleniyor. Gerekirse tanı için parça alınıyor (biyopsi) veya kanama durdurma, polip çıkarma gibi tedavi edici işlemler de yapılabiliyor. İşlem 3-5 dakikada tamamlanıyor. Önceden en az 6 saatlik açlık gerekiyor. 

Kolonoskopi genelde hastaneye yatırılmadan yapılır. Hastalar acil durumlar dışında, bağırsak temizliği yapılmış olarak kabul edilirler. Şikayetleri, yapılan tüm tetkikleri, daha önceki hastalıkları, kullandığı ilaçlar, geçirdiği ameliyatlar dikkatli bir şekilde sorgulanır. Hastaya kolonoskopi işlemi hekim tarafından ayrıntılı olarak anlatılır. Hastalara gerekli ilaçları damardan verebilmek için damar yolu açılır. Hastanın yaşamsal bulguları (kalp atım sayısı, kan oksijen düzeyi) monitörize edilir. Bu hazırlıklar yapıldıktan sonra hastaya pozisyon verilerek sedasyon sağlayan ilaçlar yapılır. Damar yolundan verilen bu ilaç (Midazolam ve/veya Pethidine HCl) kolonoskopi işlemi sırasında hastanın daha az ağrı hissetmesi ve/veya ağrısız uygulama için kullanılır. Bağırsak gevşemesi için de ilaç (buscopan) kullanılabilir. Verilen ilaçların etkisi ile hasta uyku haline geçer. Çok zorunlu olmadıkça tam bir anestezi (UYUTMA) uygulanmaz. İdeal olanı hastalık belirtileri yokken kolonoskopik inceleme yaptırmaktır. Böylece hastalıklar oluşmadan veya oluşmuşsa erken evrede tanı konulması ve daha kalıcı tedavi uygulanması mümkündür.

•Makattan kanaması olan veya dışkısında gizli kan saptananlarda,

•Birinci dereceden akrabalarında kalın bağırsak kanseri olan kişilerde,

•Bağırsak kanseri veya polip öyküsü olanlarda,

•Bağırsak filmlerinde şüpheli görünüm mevcut olanlarda,

•Ailesinde rahim kanseri, yumurtalık kanseri ve meme kanseri olanlarda,

•Geçmeyen ishali olanlarda ishal nedenini araştırmada,

•İnflamatuar bağırsak hastalığı (ülseratif kolit, crohn hastalığı) olanlarda,

•Nedeni açıklanamayan kilo kaybında,

•Yaygın kanseri olanlarda ana odağın bulunmasında Tedavi ile geçmeyen ve nedeni bulunamayan karın ağrısı olanlarda,

uygulanır.

EEG

EEG Nedir?

EEG beynin elektriksel faaliyetini incelemek ve yorumlamak amacı ile yapılan bir tetkiktir. Küçük elektrotların bir tür jel yardımı ile saçlı kafa derisine yerleştirilmesi ve bir bilgisayar yardımıyla beyinin elektriksel aktivitesinin kaydedilmesi suretiyle yapılır. Trase bilgisayardan bir nörolog ya da çocuk nörologu tarafından değerlendirilir ve çıktı alınır.

EEG çekiminin temel amacı beyin hücrelerinden çıkan elektrik akımlarının değerlendirilmesidir. Özelliklede epilepsi hastalığının ve epilepsi hastalığının hangi tür olduğunun tanısında EEG önemlidir. Elektroensefalogram ( EEG ); hastanın yaşı, uyku-uyanıklık durumu, ilaç alıp-almadığı, gerginliği, hastanın tokluk veya açlık durumu, gözlerinin açık olup olmadığı, duysal uyaranlar, beyin hastalıkları, droglar ve vücuttaki kimyasal oluşumlara bağlı olarak değişimler gösterir. Kısaca EEG beynin elektriksel aktivitesini bozan her türlü hastalığın tanısında kullanılabilir.

EEG’nin yapılmasındaki amaç, hangi beyin bölgesinin ne tip bozuk elektrik yaydığının görülmesi ve takip edilmesidir. EEG ile sorunun merkezi beyinden mi yoksa beyin kabuğundan kaynaklandığını görebiliyor ve buna göre uygun ilaç veriliyor.

Normal EEG epilepsi olmadığını göstermez veya anormal EEG de her zaman epilepsi demek değildir. EEG tetkiki kısa süreli, dinamik bir tetkik olduğundan çekim sırasında herhangi bir anormallik ortaya çıkmayabilir. Bu nedenle; tanıya yardımcı olmak amacı ile tekrarlayan ya da uykusuzluk/uyku EEG çekimleri yapılabilir. Epilepsi hastalığı tanısının konulmasında en önemli tetkik EEG’dir. Bilgisayarlı beyin tomografisi (BBT) ve manyetik rezonans incelemesi (MRI) epilepsi nöbetlerine neden olan olayların ortaya konmasında yardımcı olabilir.

EEG Çeşitleri:

RUTİN EEG: Uyanıklık EEG’si diye bilinir. 20-30 dakika sürer. Çekim sırasında 10 saniye ara ile 4-5 kez göz aç-kapa, 3-5 dakika süren hipervantilasyon (derin nefes alıp-verme), 5-7 dakika fotik stimülasyon (ışıklı uyarı) gibi aktivasyon yöntemleri uygulanır.

Uyku EEG:

Klinik olarak Epilepsi düşünülen ancak RUTİN EEG tetkikinde   (uyanıklık halinde 20 dakika süreyle yapılan EEG) yeterli bilgi vermediği durumlarda, gündüz veya gece 1-2 saat süreyle, gerektiğinde tüm gece yapılan aktivasyon yöntemlerinden   uyku EEG si çekilir.

Özellikle rutin EEG’nin yetersiz kaldığı küçük çocuklarda uyku EEG si sıklıkla başvurulan bir yöntemdir. Uyku deprivasyonu sonrası uyanıklık ve uyku sırasında yapılan EEG tetkiklerde biyoelektrik patolojinin ortaya çıkma oranı artmaktadır.

EEG Öncesi Hazırlık:

Erişkinlerde özel bir hazırlık aşaması gerekmemekte saçın bir gün önceden yıkanmış olması yeterli olmaktadır. (Saça sprey, jöle vs. sürülmemesi) Uyku EEG’sinde erişkinlerin uykusuz kalması gerekmektedir. Bu konuda çekim yapan teknisyenle görüşerek çekim saatine göre kaç saat uykusuz kalması gerektiğinin bilgisini almalıdır.

Küçük bebeklerde bebeği hareketsiz tutmak zor olduğu için uyanık EEG çekilemez. Randevuya geleceğiniz günün gecesi çocuğunuzu her zamankinden geç yatırıp erken kaldırın. Hastaneye gelirken yolda uyumamasına dikkat edin.

Bebeğin uyuması için hafif bir sedasyon rektal ya da oral klorhidrat ile verilebilir. Bebeğin uykusuz bırakılarak o saatte doğal uykuda olması yeğlenmektedir. Karnı tok olursa daha iyi uyur. Anne kucağında olup anne sıcaklığını hissetmesi de sakinleşmesine ve uyumasına katkıda bulunur.

EEG çekilmeye başlamadan önce kafanın belli bölgelerine elektrotlar yapıştırılır. Hastaya elektrik verilmesi söz konusu değildir. Saçların temiz olması parazitsiz çekim sağlar. EEG tamamen ağrısız ve zararsız bir inceleme yöntemidir. EEG ile akıldan gecen düşünceler okunmaz ve zekâ ölçülemez. EEG’nin zararı yoktur, her yaşta insan EEG çekilebilir. EEG DE RADYASYON ETKİSİ YOKTUR ve beyine zarar vermez. Hastanın saçları temiz olmalı, Karnı tok olmalı, çekimde heyecan ve endişeye kapılmamalı, tuvalet sorunu olmamalı…

EEG'lerin değerlendirilmesi görsel ve sübjektiftir, değerlendiren kişinin tecrübesi ve bilgisi önem taşımaktadır.

Üroloji, erkek ve kadının idrar yolları ve organları ile erkek üreme organlarını konu alan ve bu sistemlerin hastalıkları ile uğraşan cerrahi tıp bilimidir. Ayrıca böbreküstü bezlerinin cerrahi tedavisi de ürolojinin alanına girer. Üroloji, hem erişkin hem de çocuk hastalarla ilgilenir.

Üroloji pratiğinde karşılaşılan hastalıklar arasında: idrar yolları tıkanıklığı, prostat büyümesi, iktidarsızlık, kısırlık, idrar kaçırma, böbrek ve idrar yollarının taşları; böbrek, mesane, prostat ve yumurta kanserleri önemli bir yer tutar.  Ürologların tedavi ettiği sık görülen diğer bazı hastalıklar ise, idrar yolu iltihapları, cinsel yolla bulaşan hastalıklar ve ürolojik organların yaralanmalarıdır.

Ayrıca, özellikle erkek çocukların doğuştan gelen bazı hastalıkları da ürolojinin ilgi alanındadır. Bunlar arasında, inmemiş testis (yumurtanın torbaya inmemesi),  hidrosel (torbada su kesesi), idrar deliğinin yanlış yerde olması (hipospadiyas ve epispadiyas) sayılabilir. Gece yatak ıslatma, mesaneden böbreğe idrarın geri kaçması, sünnet derisinin tüm hastalıkları ve sünnet operasyonu da ürolojinin sahasına girmektedir.

Üroloji bilimi, açık cerrahi ameliyatlar yanında, endoskopi ve laparoskopi gibi modern teknolojik yöntemlere dayalı kapalı ameliyatları da gerçekleştirir.

Hangi Şikayetler Ürologa Gitmeyi Gerektirir?

Sizde şu şikayetler varsa bir ürologa gitmenizde fayda vardır:

· Ani başlayan ya da uzun zamandır olan böğür ağrısı,

· Göbeğin iki tarafında kasıklara doğru, yumurtalıklara, bacak iç tarafına doğru yayılan ağrı,

· Yumurtalıklarda ani başlayan ya da uzun zamandır olan ağrı,

· Özellikle karın üst tarafında ya da yumurtalıklarda elinize gelen ağrılı ya da ağrısız kitle

· İdrara sık çıkma

· Gece idrara kalkma

· İdrar yaparken sızlama

· Gece altını ıslatma

· İdrar yapma güçlüğü ya da hiç yapamama

· İdrarın çatallı ya da zayıf hızda yapılması

· İdrarda kan gelmesi

· İdrar kaçırma

· İdrar miktarında azalma

· İdrar yolundan akıntı gelmesi

· Dış üreme organlarında deri lezyonları

· Kanlı meni gelmesi

· İstendiği halde çocuk olmaması

· Erkeklerin penis sertleşme bozuklukları gibi tüm cinsel problemler

Prostat Spesifik Antijeni (PSA):  Bu tetkik hem teşhis koyucu hem de tedavinin seyri hakkında bilgi verir. PSA, prostat bezi hücreleri tarafından üretilen bir proteindir. Prostat kanserli olgularda kanda PSA düzeyi artabilir. Kan PSA düzeyi ne kadar yüksekse, kişinin prostat kanseri olma olasılığı da o denli yüksektir.40 yaşından sonra her erkek yılda bir kez PSA tetkiki yaptırmalıdır.

Üroflowmetri: İdrar akımının grafik şekilde görüntülendiği çok değerli bir tetkiktir.

Ultrasonografi: Bu tetkik prostatın büyüklüğünü ve idrar kesesinde kalan artık idrarı göstermesi bakımından önemlidir.

Sistoskopi: Sistoskopide idrar yolundan sokulan ışıklı bir aletle idrar kanalına ve mesane içerisine bakılır. Prostat büyümesinin yanında darlıklar gibi başka patolojileri de gösterir. Mesanede tümör olup olmadığına bakılır. Ayrıca bu işlemle böbrek ve mesane arasındaki idrar yollarına (üreter) kateter yerleştirilebilir ve alınabilir

Taş Kırma (ESWL): Yakın bir geçmişe kadar sadece açık ameliyatla alınabilen böbrek taşları günümüzde modern teknolojinin geliştirdiği ESWL (vücut dışından şok dalgaları ile taş kırma) cihazı ile ağrısız ve anestezi gerektirmeden, taşın üzerine vücut dışından gönderilen şok dalgaları ile kolaylıkla kırılabilmektedir. Üstelik seans bitiminde hasta yürüyerek evine gidebilmekte, günlük hayatına devam edebilmektedir.

ÜROLOJİ KLİNİĞİNDE YAPILAN AMELİYATLAR:

Varikosel (testis toplardamarlarının genişlemesi) ameliyatı

Hidrosel (testislerde sıvı toplanması) ameliyatı

İnmemiş testis ameliyatı

Orşiektomi (testisin alınması) ameliyatı

Sünnet

Kondilom (siğil) alınması yakılması

3 Tesla MR ileri teknoloji olarak adlandırılan bir görüntüleme cihazıdır. Cihaz 3 Tesla gücünde olup, 80 graydiyant ve hız olarak 200’e kadar çıkmaktadır. Bu değerlere ulaşabilmek için cihaz dual sistem olmalıdır. Bu değerler yüksek çözünürlük, ince kesit, detaylı inceleme ve hız sağlamaktadır.

Check-Up Nedir?

Check-Up, bir başka adıyla "kişisel sağlık taraması" olası hastalıkları erken dönemde tespit ederek, önlem almayı ve böylece kişinin sağlıklı kalması amaçlanır. "Kişisel sağlık taraması"; belirgin bir şikayeti olmasa da insanlarda gizliden gizliye oluşmaya başlayan rahatsızlıkların, henüz erken aşamadayken saptanması amacıyla yapılan muayene ve tetkiklerdir.

Neden Gereklidir?

Modern tıp hastalık ortaya çıkmadan önce gerekli önlemleri alarak kişinin sağlıklı kalmasını sağlamayı amaçlar. Çünkü hastalık ortaya çıktıktan sonra hem tedavisi çok daha pahalıdır hem de sağlık artık bir kez bozulmuş olur. İşte bu nedenle, hiç şikâyeti olmasa da her insanın belirli periyotlarla doktora başvurarak genel sağlık kontrolünden geçmesi gerekir. Bu periyotlar yaşa ve kişinin genel durumuna göre değişebilir.

Çağımızın hastalıları olan koroner arter hastalıkları, kanser, hipertansiyon ve pek çok diğer hastalıkta erken ve doğru tanı, hem yaşam süresi, hem de kalitesi açısından son derece büyük önem taşır. Ayrıca hiçbir belirti vermeden ve hastada hiçbir şikâyete neden olmadan yıllarca sinsice seyreden, öte yandan beyin, kalp, böbrekler gibi hayati organlara da zarar veren hipertansiyon, kolesterol yüksekliği ve diyabet gibi hastalıklarda da yine erken teşhisin ve düzenli tedavinin önemi büyüktür. Önemsiz olduğunu düşündüğünüz bir belirti bile çok önemli bir hastalığın habercisi olabilir.

Teknoloji ve bilgi patlamasının baş döndürücü hızla geliştiği bir çağda yaşıyoruz. Bu hızlı teknolojik gelişmelerin önemli bir bölümü tıbbi teşhis alanında görülmektedir. Örneğin; basit bir kan tahlili ile kalp hastalığı açısından risk taşıdığımızı tespit edebiliyoruz. Önemli olan, teknolojinin bize sunmuş olduğu bu güzelliklerden hastalık hali oluşmadan faydalanmaktır. Check-up erken teşhis için ilk ve önemli bir adımdır. Hastalık oluştuktan sonra yapılan tahliller check-up demek değildir. Çünkü geç kalınmış ve hastalık hali oluşmuştur.

Check-Up sayesinde iç organlarda bir takım bulguların saptanması ile kişinin öneri yoluyla, bazı yaşamsal alışkanlıklarını (sigara, alkol tüketimi, hatalı beslenme tarzı, düzenli egzersiz...) değiştirmesi sağlanabilir. Böylece, ileride oluşabilecek hastalıkların önüne geçilebildiği gibi, başlangıç aşamasındaki rahatsızlıkların da ilerlemesi engellenebilir.

Bu tür hastalıkların arasında; gizli şeker, kolesterol, kroner kalp hastalıkları, alkol ve Hepatit B'ye bağlı karaciğer hastalığı, meme - rahim - kalın bağırsak gibi sık görülen bazı kanser türleri, kansızlık ve kemik erimesi sayılabilir.

Yapılacak check-up'la birçok hastalık taranabilir ve şüphe edilebilecek bulgularla karşılaşılabilir. Ayrıca kişilerin şikâyetlerine göre araştırma değişik alanlarda derinleştirilebilir.

Günümüz çalışma koşulları ve yaşam tarzı göz önünde bulundurulduğunda modern tıbbın hemen hemen her branşında Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Bölümü'nün önemi giderek artmaktadır. Fizik Tedavi Bölümü'nde nörolojik, ortopedik, pediatrik, geriatrik, jinekolojik, ürojinokolojik ve romotolojik hastalıklarda rehabilitasyon ve tümkas-iskelet sistemi hastalıklarıyla, ağrılarının tanısı konulur. Oluşum nedeni saptanır ve tedavisi yapılır. Hastanın şikayetlerinin geçmesini takiben bu ağrıların nedenini ortadan kaldırmaya yönelik önleyici fizyoterapi hizmeti verilmektedir.

Implant, Cerrahi Uygulamalar, Dolgu, Kanal Tedavi, Sabit Protez, Hareketli Protez, RVG (Radyo Vizyo Grafi)

Diş tedavi yöntemleri bilim ve teknolojideki gelişmelerden kendine düşen payı alıyor. Diş tedavi yöntemlerindeki gelişmeler bir yandan diş estetiği ile ilgili imkânlar sunarken diğer yandan kullanım kolaylığını yani ağız içi konforu artıran imkânlar da sunuyor. Bu anlamda günümüzün en önemli diş tedavi uygulamalarından biri de implant sistemleridir.

Dental İmplantlar (Diş Ekimi)

Günümüzde diş implantları, tartışmasız olarak doğal dişlere en iyi alternatiftir. Geleneksel köprü ve protezlere göre daha iyi konuşma ve çiğneme fonksiyonu sağlarken, yüzünüzde doğal bir görünümü de beraberinde getirir.
Bugün implantın, 21. yüzyılda üzerinde en çok çalışılacak olan diş tedavi şekli olduğu anlaşılmaktadır. Doğru teşhis, yeterli bilgi, tecrübe ve ekipmanla uygulandığında diş implantı, hasta ve hekim açısından olağanüstü başarılı sonuçlar verebilen bir tedavi şeklidir.

İmplant (Diş Ekme) Nedir?

Kısaca implant, eksik olan dişlerin fonksiyon ve estetiğini tekrar sağlamak amacıyla çene kemiğine yerleştirilen ve uygun malzemeden yapılan yapay diş köküdür. (implant=implantat=implantate=çakma diş=vidalı diş=vida diş)

İmplantların Çeşitleri Var mıdır?

Evet. Seri kullanıma girdikten sonra değişik implant tipleri üretilmiştir. Ancak günümüzde en popüler olan implant tipi “vida” şekilli olanlardır.

İmplantlar İle Tedavi Güvenli Ve Uzun Ömürlü müdür?

Güvenli ve kaliteli bir implant ortaya çıkarmak için yapılan çalışmalar 1809`dan beri sürmektedir. Günümüzde piyasa da mükemmele çok yakın, 35 yıllık klinik takipleri bulunan implantlar olduğu gibi nispeten yeni implant markaları da bulunmaktadır. Bu konuda daha detaylı bilgiyi diş hekiminiz size verecektir.

Her Hastaya İmplant Uygulanabilir mi?

İmplant vidaları belirli kalınlığı ve genişliği olan yapılardır. Bu nedenle implant konulması öngörülen bölgede, çene kemiğinin, bu implant vidasını kabul edecek yükseklik ve genişliğe sahip olması gerekmektedir. Var olan kemiğin kalitesi de implant başarısını etkileyen faktörlerden birisidir. Ayrıca tedaviden önce ve implant ağızda kaldığı sürece dişetlerinin tamamen sağlıklı olması gerekmektedir. Hastanın genel sağlık durumu iyi olduğu sürece implant uygulamasını engelleyecek bir üst yaş limiti yoktur ancak kemik gelişimi tamamlanmamış çok genç hastalara uygulanması tercih edilmeyebilir. 

İmplant Yerleştirilirken Acı Duyar mıyım?

Uygun anestezi yöntemlerin  in uygulanması durumunda hayır. Operasyon sırasında hasta tercihine göre genel ya da lokal anestezi kullanılabilir. Genellikle implantın yerleştirildiği akşam duyulabilecek ağrı basit ağrı kesiciler ile giderilebilir. Birçok hasta bu ağrının normal diş çekiminden sonra duyulan ağrıdan farklı olmadığını belirtmektedir. Tedavinin problemsiz tamamlandığı vakalar da implantların varlığını bile hissetmeyecek kadar rahat olursunuz.

İmplantlar Yerleştirildikten Hemen Sonra Protezlerim Takılabilir mi?

Hayır. Implantların kemik ile tam birleşmesini (Osteointegration) sağlamak için iyileşme dönemi olan ilk 3-6 ay boyunca implant üstüne gelen yüklerin en aza indirgenmesi gerekir. Ancak doktorunuz bu iyileşme süresinde size uygun bir geçici protez yaparak sizin fonksiyonunuzu iade edecektir.

Implant Yaptırmak İstiyorum, Toplam Tedavi Süresi Ne Kadardır?

İmplant operasyonlarının günümüzde sadece yarım saat içinde yapılması bile mümkün oluyor. Diş ve kemik yapınıza göre belirlenen operasyon sekline göre toplam süre değişir. Genelde birinci operasyondan sonraki 3.ayda işlem bitirilir.

İmplantların Temizliği Önemli midir?

Evet. Hem de çok önemlidir. implantların ağız içindeki yabancı cisimler olduğu düşünülürse temizliklerinin en az kendi dişleriniz kadar hatta daha da önemli olduğunu taktir edersiniz. implantların temizlikleri belli bir öğrenme süreci gerektirse de, zor değildir. Ancak bu iş için yeterli zamanı ayırmanız gerekmektedir. Unutmamanız gereken şey, bu tip bir tedavinin başarılı olması için gerekli en önemli faktörün düzenli ağız bakımı olduğudur.

İmplantların Üzerine Protez Nasıl Yerleştirilir?

İmplantlar üzerine yapılacak protezler vakanın özelliğine göre değişik tipte olabilir. Yani bunlar kolayca temizlenmesi amacı ile hasta tarafından çıkartılabilecek şekilde olabileceği gibi ancak dişhekimi tarafından çıkartılabilecek şekilde de planlanabilir. Her iki planlamanın da avantaj ve dezavantajları bulunmaktadır ve sizin için uygun olan tasarımı hekiminiz tedaviniz başlamadan önce size anlatacaktır.

İmplant Tedavisinde Gözlenebilecek Riskler Nelerdir?

Ağız içi ya da dışı tüm cerrahi işlemlerde gözlenebilecek risklerin ötesinde bir risk söz konusu değildir. Bunlar erken dönemde enfeksiyon ve alerji, protezlerin tamamlanmasından sonraki geç dönemde ise yetersiz ağız temizliğine bağlı iltihaplanmalar şeklinde ortaya çıkabilir. Özellikle erken dönem iyileşmesi sırasında sigara kullanmak enfeksiyon riskini arttırmaktadır.

İmplant Tedavisinin Avantajları Nelerdir?

Daha iyi çiğneyebilme - Her istediğini yiyebilme
Daha iyi estetik görünüm
Özgüvenin geri kazanılması ile daha mutlu bir sosyal hayat
Her şeyi yiyebilmeye bağlı olarak daha sağlıklı ve dengeli beslenme

Bütün İmplantlar Başarılı mı? 

İmplant yerleştirme kararına varırken göz önünde bulundurulması gereken bir çok faktör vardır. Öncelikle hasta sağlıklı olmalı, hastanın iyileşme gücü olmalıdır. Örneğin hasta, kontrol edilmeyen şeker hastası ise yarı-iyileşme komplikasyon yaratabilir. Bu hastalık implantların yerleştirilmesi tamamlandıktan sonra gelişirse de implantların gelecekteki durumlarında komplikasyonlara yol açabilir. Ayrıca hasta muayene edilmeli, hastaya uygun implant ve implantı yerleştirme yöntemi özenle seçilmelidir. implantlar diş hekimi tarafından özenle yerleştirilip bakılmasının yanı sıra hastadan da özel ilgi görmelidir. Diş hekimi veya hasta implantlara iyi bakamazsa komplikasyonlar ortaya çıkabilir. Bunların yanı sıra sigara içen ve fazla alkol kullanan hastalarda implantların başarısı etkilenmektedir.

İmplantların Ömrü Ne Kadar?

İmplantların ağızda otuz yıl kadar sorunsuz kaldığı görülmüştür. Fakat implantlardan ortalama beklenti bundan kısadır. implantın ömrü birçok etkene bağlıdır. Hastanın sağlığı ve implantların iyi bakımı bunların ikisidir. Sonuçta implantlar bir ömür boyu kullanılabilirler. Ömürlerini etkileyen birçok etkeni ve sizin risklerinizi diş hekiminiz size açıklayacaktır.

İmplant Yapma Kararında Yaşlılık Etken Faktör mü?

Hayır. Sağlık yaştan çok daha önemli bir faktördür. 70-80`lerindeki birçok hastanın cerrahi riskleri daha genç fakat sağlık sorunu olan hastalardan daha azdır. Ayrıca daha yaşlı kişilerin implanta ihtiyacı gençlerin ihtiyaçlarından daha olasıdır çünkü yaşlılarda daha çok diş kaybı olmuştur.

İmplantların Vücut Tarafından Reddedilme Riski Var mı?

İmplantlar organizma için herhangi bir yan etkisi olmayan maddelerden yapılmış ve yıllardır yoğun araştırmalara tabi tutulmuştur. Bu maddeler genellikle titanyum gibi metaller ve hiç bir zaman canlı bir organizmanın parçası olmayan benzeri diğer maddelerdir. Vücudun bunlara karşı antijen üretip kalp ve böbrek transplantlarında olduğu gibi reddetmesi mümkün değildir.

İmplantların Başarısı Garantili mi?

Ağzınıza giren ve sizin kontrolünüz altında olan hiç bir şey için garanti vermek mümkün değildir. Bir organ nakli veya kalp ameliyatı sonrasında sağlık durumunuzun ne ölçüde garantili ise implant uygulamaları içinde aynı durum geçerlidir. Ancak biz size mümkün olduğu kadarı ile implantı kusursuz bir şekilde yerleştirmeye çalışacağımızı söyleyebiliriz. Size implantınızın bakımı hakkında gerekli bilgileri verebilir, gerektiğinde muayene edebiliriz. 

Hayatında bel ağrısı çekmeyenimiz neredeyse yoktur. Genellikle ağrılarımız dayanılmaz oluncaya kadar doktora gitmez, kulaktan dolma tedavi yöntemleriyle hastalığımızı kendi kendimize tedavi etmeye çalışırız.

Oysaki günümüzde teknolojinin de yardımıyla geliştirilen bazı teknikler sayesinde, bel ağrılarının en ilerlemiş halleri dahi çok basit yöntemlerle tedavi edilebilmektedir.

Bel ağrısı ve bel fıtığı toplumun büyük bölümünü etkileyen yaygın bir sağlık problemidir.

İnsan omurgasının en çok yük binen ve hareket sistemi ile ilgili rahatsızlıkların en sık ortaya çıktığı alan bel (lomber) bölgesidir. Kişinin hareketlerini kısıtlayıp, bundan kurtulması asla mümkün değildir. Eğilme, kalkma ve çömelme gibi hareketlerin hepsi yüklenme anlamına gelir. Yatma dışındaki tüm hareketlerde omurgaya yükleniriz. Kısaca, bel ağrıları insan yaşamının kaçınılmaz bir parçasıdır.

Bel fıtığı; İki omur arasında omurgaya binen yükü emen ve eşit dağılımını sağlayan disk olarak tanımlanan yapının, omuriliğe ve/veya sinir köklerine doğru fıtıklaşması sonucu ortaya çıkan bir rahatsızlık olarak tanımlıyor. Tedavi yöntemiyse, hastalığın kişideki seyrine ve ilerleme durumuna göre değişiyor.

Bel fıtığının belirtileri;

Bel ağrısı, bacaklara vuran ağrı, bacaklarda, ayakta uyuşma, güçsüzlük, nadiren de olsa yanma ve iğnelenme, idrar yapamama ya da idrar kaçırmadır. İdrar kaçırma özellikle bel ağrısı ile birlikte olduğu zaman dikkat edilmesi gereken bir bulgudur.

Tedavi prensipleri; 4 ana başlıkta özetlenebilir.

1 -Yatak İstirahati

2- İlaç Kullanımı

3- Fizik Tedavi Ve Egzersiz

4- İleri Tekniklerle Cerrahi Tedavi 

Bel ağrılarınızdan kurtulun

Bel fıtığının mikrodiskektomi yöntemiyle risksiz bir şekilde tedavi edilebilmektedir.

Öncelikle hastalar doktor konusunda seçici olmalılar. Çünkü bu son teknolojik müdahale herkes tarafından yapılamamaktadır

Hastaların birçoğunun sırf ameliyatlardan korktuğu için yıllarca bu acıyı çekmektedirler. Mikrodiskektomi yöntemiyle hasta operasyon sonrası, yara miktarının minimize olması, kemik dokuda fazla hasar yapılmaması, sahaya tam hâkimiyet gibi etkenlerden dolayı ertesi gün normal yaşantısına dönmekte, birkaç hafta sonra top oynar hale gelmektedir.

Mikrodiskektomi’nin avantajları;

Mikrodiskektomi yönteminin temel amacının klasik bel fıtığı ameliyatı ile aynı, ancak daha gelişmiş tekniklerle yapılmaktadır.

Avantajları:

- Ameliyat tamamen mikroskop altında yapılır.

- Mikroskobun büyütmesinden ve geniş görüş alanından yararlanıp çok daha küçük bir sahada çalışmak mümkündür.

- Cerrahi müdahale birkaç santimetre içerisinde ve hastanın hissetmeyeceği şekilde yapılmaktadır.

- Küçük bir bölgeden müdahale gerçekleştiği için, hem iyileşme daha hızlıdır, hem de ameliyat sonrası cerrahi müdahaleye bağlı sıkıntılar bu yöntemle çok daha azdır ya da hiç olmamaktadır.

Boyun fıtığı nedir?

Boyun 7 adet omur kemiğinden oluşur. Her omur cisminin ortasında, beynin devamı olan omurilik bulunur. Vücudun çeşitli yerlerinden beyine dönen duyular veya beyinden vücuda dağılan emirler omurilik içinde seyreder. Boyun bölgesinde her omur cismi hizasından çıkan sinirlerde kola ve sırta yayılarak, bu bölgelerin duyu ve hareketini sağlar.

Omurgalar arası yastıkçık dediğimiz disk dokusunun dış kısmı (anulus fibrosus) ve iç kısmı (nucleus pulposus ) bulunur. Jelâtin kıvamındaki iç kısmın, daha kuvvetli bir bağ dokusundan oluşan dış kısmı yırtarak omurilik ve sinirlere bası yapması sonucu boyun fıtığı ortaya çıkar.

Boyun fıtığında, sadece sinirlere değil omuriliğin kendisinede baskı olması sonucu vücudun tamamında kısmi veya tam kuvvetsizlik oluşur.

Boyun fıtığını tetikleyen unsurlar;

Hayat tarzımızdaki birtakım yanlış uygulamalar önce boyun ağrısı, kaslarda tutulma ile kendini gösteriyor ve daha sonra dramatik olarak, fıtık olarak karşımıza çıkabiliyor. Bunları kısaca örneklemek gerekirse;

    * TV karşısında uyuyakalma

    * Klima altında uzun süre kalmak

    * Saçları kurutmadan ıslak vaziyette dışarı çıkmak

    * Dengesiz bir şekilde omuzda/sırtta yük taşımak

    * Pencere açık vaziyette seyahat etmek

    * Uzun süre bilgisayar ya da masa başında çalışmak 

Her tür hastalığın işle ilgili olduğu gibi boyun fıtığının da masa başı çalışanlar, ağır kaldıranlar ve sürekli travmaya maruz kalanlarda sık görülmektedir.

Tedavi yöntemleri;

Boyun fıtıklarının tedavisinde üç türlü tedavi yöntemi kullanılmaktadır.

* İlaç Tedavisi: Günümüzde her eczanede hap veya iğne şeklinde olabildiği gibi kremlerle de ağrıların ve kasılmaların tedavi edilmesi mümkündür. Zaten boyun fıtıklarının 96% gibi büyük bir oranı cerrahiye gerek duymadan bu tür tedavilerle rahatlıkla toparlanabilirler.

* Fizik / Egzersiz ve Terapi: Fizik tedavi terapisi kapsamında her türlü masaj, fizik egzersiz, akupunktur, TENS tedavisi, ultraviyole, manyetik yatak tedavisi gibi sayabileceğimiz birçok rahatlatıcı tedaviye ek yöntemler vardır. Bu yöntemlere ilaç tedavisiyle birlikte hastanın yaşam konforunu arttıran bir takım özel egzersiz ve tedavilerle desteklenir. 

* Cerrahi Yöntem: Günümüzde bizim hastanemizde yapıldığı gibi mikrocerrahi yöntemiyle diskektomi (altın standart) omuriliğe mevcut basıların mikroskop altında ciltten 2 cm kadar kesi ile girilerek temizlenmesi yöntemiyle, hastalarımızı bir gün sonra taburcu edilebilmektedir. İki hafta kadar boyunluk tedavisiyle normal yaşam tarzlarına aynen devam etmelerinde bir kusur olmamaktadır. 

Önlemek / Azaltmak için;

* Hayatlarında mutlaka su sporlarının yer almasını sağlamalılar.

* Bel-boyun fıtığı hastalarımıza ameliyat öncesinde ve sonrasında yüzme tedavisi uygulanmaktadır.

* Kilo omuriliğin baş düşmanı olduğu için öncelikle diyet, kontrollü ve stressiz yaşam tavsiyelerimizdir.

Ateş enfeksiyonlara veya enfeksiyon dışı nedenlere bağlı olarak, vücut ısısının normalin üstüne çıkması halidir. Normal vücut ısısı koltuk altında 37,4 C,ağız içinde 37,5 C,makattan 38 C,kulaktan 37,8 C’nin altındadır. Bu değerlerin üstü ateş olarak tanımlanır.

Çocuklarının ateşlenmesi, aileler için çoğu zaman ciddi korku ve kaygı nedeni olmaktadır. Yapılan çalışmalarda, ailelerin büyük bir kısmının çocuklarının havale geçireceği, ateşin beyin hasarına yol açacağı ve çocuklarını sakat bırakacağı gibi kaygıları taşıdığı saptanmıştır. Bu duruma ‘ateş korkusu’ diyoruz. Ateşle ilgili kaygı ve korku hali, ailelerin normal vücut sıcaklıklarında bile ateş düşürücü vermek, sık aralıklarla ve uygun olmayan dozlarda kullanmak, uyuyan çocuğu uyandırarak vermek, soğuk su, alkol veya sirke uygulamak gibi hatalı uygulamalar yapmasına sebep olmaktadır.

Bilmeliyiz ki, ateş bir hastalık değil hastalığın bulgusudur. Özellikle 3 yaş altı çocuklarda önemli bir hastalığın belirtisi de olabilir. Biz ilk yardım uygulamalarını yapıp, doktorumuzu arayarak yardım almalıyız. Çocuğumuzu önce serin bir odaya alalım ve üzerindeki fazla giysilerini çıkaralım. Ateşini koltuk altından ve dijital bir derece kullanarak ölçmenizi öneriyorum. 38,5 C ye kadar korkmayın ve ateş düşürücü bir ilaç kullanamayın, ılık su ile duş yaptırıp bir süre çıplak bırakmanız yeterlidir. Alkol, kolonya, sirke sürmeyin, soğuk su ve buz kullanmayın. En çok çocuğumuzun ateşli havale geçirmesinden korkuyoruz ama biliniz ki, yüz çocuktan beş tanesi 6 ay 6 yaş özellikle 1-3 yaş döneminde ateşli havale geçirmektedir ve ateş düşürücüler havale geçirmeyi önlememektedir. Ateşli havaleler ailesel ve kişisel yatkınlıkla ilgilidir, siz tüm önlemleri alsanız dahi o çocuklar ateşli havaleyi geçirmektedirler. Basit ateşli havaleler kendiliğinden düzelen, gelişme geriliğine yol açmayan, beyinsel fonksiyonları etkilemeyen bir durumdur; kalıcı beyinsel hasar bırakmaz, ölüme yol açmaz.

Şimdi yine anlatmaya devam edelim, çocuğumuzun ateşi 38,5 C nin üzerinde ise ılık duştan sonra, ılıkça su ile ıslatılmış havluya saralım ve ateş düşürücü ilacımızı verelim. Biz ateş düşürücü ilaç olarak parasetamol ve ibuprofen kullanmaktayız. Doğru uygulama: Hangisi ile başlamış isek onunla 3 tam gün devam etmek sonra diğerine geçmek şeklindedir. Beraberce veya ardışık olarak kesinlikle kullanmayınız, kullanmanız size fazladan bir yarar sağlamayacağı gibi karaciğer yetmezliği veya mide kanaması ile karşı karşıya kalabilirsiniz Araştırmalar bu iki ilacın ardışık yani peşpeşe kullanılmasının bilimsel bir yönü olmadığını, Tıp Fakültelerinde kıdemli doktorlardan öğrenilen kulaktan dolma bir bilgi olduğunu göstermektedir.

Parasetamol 15 mg /kg doz 4 saat aralarla günde 5 kez, ibuprofen ise 10 mg/kg doz 6 saat ara ile günde 4 kez verilebilir.Parasetamol 0- 2 aylık bebeklerde kullanılmamalı, ibuprofen ise ilk 6 ay ve 7 kg’dan az çocuklarda kullanılmamalıdır Ayrıca ibuprofen ishal ve kusmalı hastalıklarda, çocuk su da içmiyorsa kullanılmamalıdır,böbrek yetmezliğine neden olabilir.

Parasetamol fitillerinin emilim düzeyleri çok değişken olduğu için doktorunuzun önerisi olmadan sizler kullanmayınız.

Aspirin yan etkilerinin çokluğundan dolayı 15 yaş altında ateş düşürücü olarak önerilmemektedir. Metamizol (novaljin) de çocuklarda ateş dürücü olarak kullanılmamalıdır.

Özet olarak, ateş hastalık değil bir bulgudur, enfeksiyonla mücadelede yardımcıdır, siz konuştuğumuz uygulamaları korkmadan, sabırla ve telaşlanmadan yapınız sonra durumu doktorunuza iletiniz, o zaten size yardımcı olacaktır.

Diyabet Nedir?

Diyabet (tam ismiyle “diyabetes mellitus”), pankreas adlı organımızdan yeterli miktarda insülin salgılanamaması, ya da salgılandığı halde vücudumuzda gerekli etkiyi gösterememesi sonucu, kan şekerinin yükselmesiyle kendini gösteren kronik bir hastalıktır.

Kaç Tip Diyabet Vardır?

Genel olarak iki tip şeker hastalığı vardır:

-Tip 1 diyabet

-Tip 2 diyabet

Tip 1 diyabet genellikle çocukluk çağında ortaya çıkar ve mutlaka insülin ile tedavi edilmesi gerekir. Zaten bir adı da “insüline bağımlı diyabet’dir.

Tip 2 diyabet ise daha ziyade orta yaşlarda yani 30-40'lı yaşlarda ortaya çıkar. Tedavisinde hem ağız yoluyla alınan ilaçlar hem de insülin kullanılabilir.

Bu iki ana sınıfın dışında bir de “gestasyonel diyabet” dediğimiz gebelik sırasında ortaya çıkan şeker hastalığı vardır. Bu kişiler önceden şeker hastası değildirler, gebelik sırasında hastalık ortaya çıkar. İlaç tedavisi gerekecek olursa insülin kullanılır (ağız yoluyla alınan ilaçlar kullanılmaz) ve hastalık genellikle doğumla birlikte ortadan kaybolur.

Şeker hastalığının sıklığı toplumda yaklaşık % 9-10 civarındadır ve bu oran maalesef giderek artmaktadır.

Şeker hastalarının büyük çoğunluğu tip 2 diyabet olduğu için burada özellikle tip 2 diyabet üzerinde duracağız.

Kimler Risk Altındadır?

Ailesinde (anne, baba, kardeşler, amca, dayı, hala, teyze) şeker hastalığı olanlar, fazla kilolu kişiler, hamileliğinde şeker hastası olanlar ve 4 kilonun üzerinde bebek dünyaya getirmiş bayanlar diyabet açısından risk altındadırlar. Hiçbir risk faktörü olmayan, ailesinde hiç kimsede şeker hastalığı bulunmayan kişiler de 40 yaşından sonra en az yılda bir kez kan şekerlerini ölçtürmelidirler.

Hastalığın Belirtileri Nelerdir?

Klasik 3 P (Polifaji: çok yemek yeme; Polidipsi: çok su içme; Poliüri: çok idrara çıkma) belirtisinin yanında, ellerde ayaklarda yanma, kilo kaybı, ağız kuruluğu gibi şikâyetler de şeker hastalığının habercisi olabilir.

Nasıl Tanı Konur?

Bir kişide en az 8 saatlik açlık sonrasında yapılan ölçümde kan şekeri 126 ve üzerinde veya tok karnına yapılan ölçümde 200 ve üzerinde bulunmuşsa o kişiye diyabet tanısı konur. Şüphede kalınan vakalarda gerekirse şeker yükleme testi yapılabilir. Şeker yükleme testinde, 75 gram şekerli su içirildikten 2 saat sonra yapılan ölçümde kan şekeri 200 ve üzerinde bulunmuşsa o kişi de şeker hastasıdır.

Nasıl Tedavi Edilir?

Tedaviye öncelikle diyet ve egzersizle yoluyla, kilosu fazla olan hastaları normal kiloya getirmeye çalışarak başlanmalıdır. Diyet ve egzersiz, daha doğrusu “yaşam biçimi değişiklikleri”, şeker hastalığı hangi aşamada olursa olsun tedavinin ayrılmaz bir parçasıdır. Bu tedbirlerle yeterli kan şekeri kontrolü sağlanamayan hastalarda, ağız yoluyla alınan ilaçlarla veya insülinle ilaç tedavisine başlanır.

İnsülin Zararlı mıdır?

Ağızdan alınan ilaçlarla yeterli kan şekeri kontrolü sağlanamadığında insülin tedavisine geçiş geciktirilmemelidir. Bu tedavi sanıldığı kadar zor değildir. Eskiden kullanılan insülinler çeşitli hayvanlardan elde ediliyordu ve insan insülininden bazı farklılıkları vardı. Bugün kullandığımız insülinler ise, ileri teknoloji ile üretilmiş, insan insülini ile birebir aynı ilaçlardır. Uygulanması da normal enjektörlerle değil, özel insülin kalemleri vasıtasıyla kolayca yapılmaktadır.

Hastalığın takibinde sadece açlık kan şekeri ölçümü yeterli değildir. Belirli aralıklarla tokluk kan şekeri ve Hemoglobin A1c dediğimiz, son 2-3 aylık ortalama kan şekeri düzeyini gösteren tetkiklerin de yapılması gerekir. Ayrıca tansiyon takibi, böbrek ve karaciğer tahlilleri, yılda bir kez de göz muayenesi ve efor testi yapılmalıdır.

Kan şekeri düzeyi normalden yüksek seyreden hastalarda zamanla şeker hastalığına bağlı komplikasyonlar ortaya çıkmaktadır. Bundan dolayı kan şekeri örneğin 200-300 civarında seyreden bir hasta, kendisi hiçbir rahatsızlık hissetmese bile komplikasyonlar yönünden risk altındadır. “Benim normalim bu” veya “olsun bana bir zararı yok” gibi değerlendirmeler doğru değildir. O anda bir rahatsızlık vermiyor olsa bile 3-5 yıl sonra ya göz, ya böbrekler ya da diğer organlar yüksek kan şekerinden dolayı hasar görebilecektir.

Takiplerde:

Açlık kan şekeri 90-110 civarında

Tokluk kan şekeri (2. saat) 140-160 civarında

Hemoglobin A1c 7'nin altında

LDL (kötü kolesterol) 100'ün altında

Trigliserid (kan yağı) 150'nin altında

Tansiyon 125/80 ve altında olmalıdır.

Özet olarak; diyabet tamamen iyileşen, vücuttan kökü kazınan bir hastalık olmayıp, ömür boyu devam ettiği için, şeker hastaları öncelikle hastalıkları hakkında bilgi sahibi olmalı, ilaçlarını düzenli kullanmalı, uzun süre uygulanabilirliği olan bir diyet ve egzersiz programı edinmeli ve doktor kontrollerini aksatmamalıdırlar.

Branş fizik tedavi ve rehabilitasyon olarak söylense de Fiziksel Tıp Ve Rehabilitasyondur; isminden de anlaşıldığı üzere fiziksel hastalıklarla ilgilenir yani kas iskelet sisteminin cerrahi gerektirmeyen tüm hastalıklarıyla ve ayrıca tüm romatizmal hastalıklarla ilgilenir.

Rehabilitasyon: çok çeşitli ve kapsamlı tanımları yapılmış olmakla beraber en kısa ve anlaşılır olarak şunu söyleyebiliriz; Tıbbi rehabilitasyon, fizyolojik veya anatomik bozukluğu bulunan bir hastanın potansiyelinin el verdiği ölçüde aile hayatına, meslek hayatına ve sosyal hayata adapte etmek için yapılan tıbbi çalışmaların tümüdür.

Fiziksel tedavi ve rehabilitasyon bölümünde tedavi edilen hastalıklar arasında en geniş yeri halk arasında KİREÇLEME olarak bilinen ARTROZLAR (osteoartrit) almaktadır. Artrozlar en sık görülen romatizmal hastalıklardır ve vücutta eklemin bulunduğu her yerde oluşabilir. Ancak diz kalça bel boyun ve el eklemlerinde daha sık rastlanmaktadır. Eklem kıkırdağında aşınma ve yozlaşmaya giden bir hastalıktır. Dolayısıyla yaş ve mekanik zorlamalarla yakından ilgilidir.

Bir başka sık görülen hastalık halk arasında KEMİK ERİMESİ olarak bilinen OSTEOPOROZ dur. Osteoporoz her yaşta görülmekle birlikte daha çok menopoz sonrası bayanları etkiler ve erkekler için daha ileri yaşlarda etkileyen bir hastalıktır. Kemik kalitesinde azalmayla beraber kırılganlık artmıştır. Kemik yoğunluğu ölçümü tedavi konusunda yol göstericidir.

Diğer bir yaygın gurup YUMUŞAK DOKU ROMATİZMALARI’dır. Hareket sistemi ile eklemler dışında dolaydan ilişkisi olan; kas, tendon, bağ, fasya, bursa, kapsül gibi dokuların yangılı olmayan romatizmal tutulumlarıdır. Bunların içinde en yaygın olanı da FİBROMİYALJİ SENDROMU dur. Bu hastalık daha çok bayanlarda kendini gösterir. Boyun ve sırt bölgesinde yaygın olmak üzere yaygın vücut ağrısı ve tutukluk yapar. Uyku kalitesinde azalma ve psikolojik sıkıntılar vardır.

Bir diğer yumuşak doku romatizması ise halk arasında kulunç diye tabir edilen MFAS (Myofasial Ağrı Sendromu) dur. Bu rahatsızlık sırtta elimizle rahatsızlıkla hissedebileceğimiz sert odaklar vardır. Soğuk, stres ve yorgunluk bu grupta önemli rol oynar.

Bir başka geniş konu iltihaplı eklem romatizmalarıdır. İltihaplı denme sebebi bu grup hastalıların eklemlerde ve etkiledikleri dokularda yangılı seyretmeleri ve kanda iltihabik göstergelerin yüksek olmasıdır. Bu başlık altında ROMOTOİD ARTRİT, AKUT EKLEM ROMATİZMASI ve GUT gibi bilinen hastalıkların yanı sıra daha az rastlanan yangılı bağ dokusu hastalıkları da vardır.

Fizik tedavi ve rehabilitasyon Romatizmal hastalıklardan ayrı olarak bel, boyun, sırt bölgesinin mekanik hastalıkları ile yakından ilgilenir. Bu bölgelerin ağrılı kas tutulmaları, bel ve boyun fıtıkları yoğun karşılaştığımız problemler arasındadır.

Ayrıca tıbbi olarak TUZAK NÖROPATİLER dediğimiz el bileği, dirsek ve ayak bileği bölgesindeki sinir sıkışmaları dada fizik tedavi ve rehabilitasyon bölümüne başvurmaktadır. Bu durumda EMG tetkiki tedavi konusunda yol gösterici olmaktadır.

Günlük aktivitelerde ve spor yaralanmalarında oluşan eklem ve bağ zorlanmaları da önemlidir. Bunlar arasında cerrahi gerektirmeyen menüsküs yırtıkları da fizik tedavi ve rehabilitasyon bölümü ile ilgilidir.

Ayrıca ORTOPEDİK OPERASYONLAR’dan sonra oluşan eklem sertliklerine fizik tedavi ve rehabilitasyon yapılmaktadır.

Yine beyin felci, omurilik felci, yüz felci ve MS gibi NÖROLOJİK HASTALIKLAR’ın rehabilitasyonu önemli yer tutmaktadır.

Ayrıca yine geniş bir grup olarak SEREBRAL PALSY’li (spastik) hastaların fizik tedavi ve rehabilitasyonu da yapılmaktadır.

Fizik Tedavi Uygulamaları

*Yüzeyel Isı Uygulamaları

Hotpack

Parafin

Infraruj

Fluidoterapi

*Derin Isı Uygulamaları

Ultrason

Kısa dalga diatermi

*Elektro Terapi Uygulamaları

Galvani

Faradi

*Tens

Diadinamik akımlar

Exponensiel akımlar

*Traksiyon Uygulamaları

Bel traksiyonu

Boyun traksiyonu

*Yüzeyel Soğuk Uygulamaları

*Rehabilitasyon Uygulamalar

Tiroid bezinde büyüme yapan hastalıklar grubuna GUATR denir. Tiroid bezi boynumuzda nefes borusunun iki yanında kelebek şeklinde bir organdır.

Kadınlarda erkeklerden 3 kat daha fazla görülür.

Tiroid bezi hastalıklarının bazılarında hormon yapımı normalden az (hipotiroidi: kilo alma, halsizlik, üşüme, unutkanlık, fazla uyku, gebe kalamama) ; bazılarında da normalden fazla (hipertiroidi, zehirli guatr: zayıflama, kalp çarpıntısı, terleme, sinirlilik, uykusuzluk, ellerde titreme, saç dökülmesi) olmaktadır. 

Tiroid bezi hastalıklarının teşhisi; tahlil, ultrosonografi, bilgisayarlı tomografi ve iğne biyopsisi gibi teknolojik cihazlarla yapılmaktadır.

Meme kanseri kadınlarda görülen en sık kanserdir. Farklı milletlerde farklı oranlar olmakla birlikte ortalama her on kadından birisi yaşamı boyunca meme kanseriyle karşılaşma riski altındadır. B nedenle meme kanserinden korunma yöntemleri nem taşımaktadır.

Bir hastalıktan korunma yöntemlerinden bahsedebilmek için o hastalığa sebep olan faktörleri iyi bilmek gerekir.

Bugüne kadar meme kanseri ile ilgili pek çok risk faktörü tanımlanmıştır.

Bunlardan en önemlileri;

* Küçük yaşlarda adet görme

* Geç yaşlarda menopoz

* Ailede meme kanseri hikâyesi

* Sosyal yaşam ve beslenme faktörü

Bu risk faktörlerinden küçük yaşlarda adet görme, menopoz yaşı ve ailede meme kanseri olması kişinin kendi iradesinde olmayan, değiştirilemez risk faktörleridir.

Geriye kalan sosyal yaşam ve beslenme faktöründeki değişikliklerle meme kanserinden ne kadar korunabilir? Bu konuyla ilgili yapılmış yüzlerce araştırma söz konusu.

Sosyal yaşam ve beslenme faktörü çerçevesinde inceleyebileceğimiz konular;

* Menopoz belirtilerine karşı kullanılan ilaçlar- hormon yerine koyma tedavisi,

* Günlük fizik aktivite azlığı,

* Kilo fazlalığı,

* Alkol tüketimi.

Bu faktörlerle ilgili daha önce yapılan çeşitli çalışmalarda, meme kanseri için risk faktörü olduğu gösterilmiştir.

Sonuç olarak aşırı kilo alımından kaçınmak genel olarak kansere neden olan hormonlu gıdalar başta olmak üzere beslenmeye dikkat etmek, çok gerekmedikçe hormon takviyesi tedavisinden kaçınmak ayrıca fizik egzersiz yapmak gerekliliği ortaya çıkmaktadır.

Menopoz sonrası hormon takviyesinden vazgeçilmesi ve daha hareketli bir yaşam biçimi seçilmesi halinde, meme kanserlerinin % 30 kadarını önlenebilir denmektedir.

Katarakt nedir?

Net ve keskin bir görüntü için, ışınların kırılarak gözün içine alınmasını sağlayan yapı bizim doğal göz içi merceğimiz bir başka ifade ile lensimizdir. Normalde şeffaf olan bu göz içi merceğinin değişik sebeplerle şeffaflığını kaybetmesine yani bulanıklaşmasına katarakt denir. Katarakt ilerleyicidir, ilerlemeyi ilaç, damla ya da başka bir tedavi ile durdurmak veya geri almak mümkün değildir.

Katarakt hangi yaşlarda görülür?

Katarakt sıklıkla ileri yaşlarda görülür. Tüm kataraktların yaklaşık %90’ı 65 yaşın üzerindeki kişilerde görülür. 80 yaşına kadar katarakt görülme sıklığı %100’e yaklaşır. Daha az sıklıkta küçük çocuklar da dâhil her yaşta görülebilir.

Katarakt oluşumunun sebepleri nelerdir?

Kataraktın en sık sebebi yaşlanmadır. Yaşlanmayla beraber vücutta olan değişikliklerden göz içi merceği de etkilenir. Normalde tamamen şeffaf ve esnek olan lensin yaşlanma ile sıvı içeriği azalır, lens proteinlerinin yapısı değişir, lens daha sert ve bulanık bir hale gelir. Bunun dışında şeker hastalığı, güneş ışınlarına aşırı maruz kalma, kortizon gibi bazı ilaçların uzun süre kullanımı, göze gelen travmalar, üveit ve göz içi iltihapları gibi bazı göz hastalıkları da katarakt gelişimine yol açabilir.

Kataraktın belirtileri nelerdir?

Şeffaflığını kaybeden göz merceği dışarıdan gelen ışınların görme noktasına ulaşmasını engelleyerek görmeyi bulanıklaştırır. Araç kullanan kataraktlı kişilerde farlardan etkilenme ve ışıkların etrafında haloların oluşumu ortaya çıkar. Hastalar insanların yüzlerini veya cisimleri sisli bir camın arkasından bakarmış gibi bulanık görür. Katarakt belirtileri katarakt oluşumunun başlamasından bir süre sonra kişinin fark edebileceği düzeye ulaşır ve zamanla artar. Bu belirtiler;

·        Görme gücünde azalma,

·        Bulanık görme,

·        Renklerde soluklaşma,

·        Işıklarda dağılma ve kamaşma,

·        Çift görme, baş ağrısı ve bazen ortaya çıkan yakını gözlüksüz görebilirken uzak görmede bulanıklık.

Katarakt nasıl teşhis edilir?

Bu şikâyetler ile doktora başvuran bir kişide görme düzeyi ölçüldükten sonra göz bebeği genişletilerek özel cihazlar ile lens ve göz dibi (retina ve vitreus) muayenesi yapılır. Görme azlığı ve diğer belirtiler başka göz hastalıklarında da görülebilir. Kapsamlı göz muayenesinden sonra görme bulanıklığı sebebinin katarakt olduğu tespit edildiğinde kataraktın düzeyi ve hastanın sosyal yaşantısı göz önünde bulundurularak hastaya ya ameliyat önerilir ya da belli aralıklarla kontrole çağırılır. Ameliyat kararı verildiğinde göz içi lensi için ölçüm yapılır. Bu sayede ameliyattan sonra kişinin göz numarasının en düşük veya ideal seviyeye düşürülmesi amaçlanır. Astigmatı olan hastalarda kesi yeri seçimi veya başka yöntemlerle astigmatı azaltıcı önlemler de alınır.

Katarakt oluşumunu önleyebilir veya geciktirebilir miyim?

Katarakt oluşumunun en önemli nedeni yaşın ilerlemesidir. Katarakt oluşumunu engellemek veya geri almak mümkün değildir. Ancak sigara kullanmamak, dengeli ve yeterli beslenmek ve güneş ışınlarından kaçınmak katarakt oluşumunu bir miktar geciktirebilir. Diyabet hastalarında katarakt oluşumu daha erken yaşlarda görülür. Bu hastalarda iyi kan şekeri kontrolü katarakt ilerleme hızını azaltabilir. Diyabet hastalarında diyabetik retinopati yani göz dibi tutulumu nedeniyle lazer yapılması gereken durumlarda belirgin kataraktların ameliyatı zaruri olabilir.

Kataraktın tedavisi nedir?

Kataraktın tek tedavisi ameliyattır. Ameliyatın başarı oranı çok yüksektir. Günümüzde katarakt ameliyatları FAKO (fakoemülsifikasyon - phacoemulsification) yöntemi ile yapılmaktadır. Bu yöntem halk arasında lazerle, dikişsiz ameliyat olarak da bilinmektedir.

Ne zaman ameliyat olmalıyım?

Kişinin günlük yaşantısında sıkıntı oluşturmaya başladığında ameliyatın vakti gelmiştir. Bu yaş her insanda aynı değildir. Bazen 50’li yaşlarda ameliyat gerekebilirken, bazen de 70’li yaşlarda halen gerekmeyebilir.

Ameliyatı bekletmek veya ertelemek yanlış olur mu?

Çok ileri olmayan kataraktlar makul sürelerde bekletilebilir, ancak bu kişilerin düzenli aralıklarla muayene olmaları gerekir. Katarakt ameliyatın zamanlaması kişinin günlük ve mesleki işleri ile de ilişkilidir. Olgunlaşmış ve sertleşmiş kataraktların bekletilmesi ilerde yapılacak ameliyatın risklerini arttırabilir, sonuçlarını olumsuz etkileyebilir.

Katarakt ameliyatının geciktirilmesi şu durumlara yol açabilir;

·        Sertleşen kataraktı parçalayıp göz dışına almak için daha fazla ultrasonik enerji gerekir. Bu da ameliyat sırasında daha fazla ısı açığa çıkmasına ve kornea ödemine sebep olabilir.

·        Göz içi merceğinin bağlarında gevşeme ve zayıflamalar oluşabilir.

·        Kataraktın hacmi artarak göz içi yapılara bası yapabilir ve buna bağlı göz tansiyonunda artışına sebep olabilir.

Katarakt ameliyatı nasıl yapılmaktadır?

Katarakt cerrahisindeki gelişmeler yapay göz içi lenslerinin bulunmasıyla hız kazanmıştır. Eskiden katarakt ameliyatı için göz yüzeyinde yaklaşık 9mm’lik bir kesi yapılmakta ve bu kesiden kataraktlı lens doğurtulup dışarı alınmaktaydı. Yapay göz içi lensinin yerleştirilmesinden sonra bu kesi dikişler ile kapatılmaktaydı.

Göz içi lensi alınan hastalarda net görmenin sağlanması için doğal lensimiz gibi kırıcılık gücüne sahip yapay bir lensin lens kapsülü (lens zarı) içine yerleştirilmesi gerekir. Aksi halde hastaların çok yüksek numaralı gözlük kullanmaları gerekir ve bu durumda dahi net görme düzeyinin oluşması mümkün değildir.

Ameliyat için ameliyattan 1-2 saat önce hastaneye gelmek yeterlidir. Ameliyattan önce aç kalınmasına gerek yoktur. Ameliyattan önce birkaç defa göz bebeğini genişletici damlalar damlatılır. Ameliyattan hemen önce de anestezik damlalar damlatılarak göz uyuşturulur. Bebek ve çocuklar dışında genel anestezi yani narkoz uygulamasına gerek olmamaktadır.

Günümüzde FAKO yöntemi ile katarakt ameliyatları yapılmaktadır. Bu yöntem ile gözde yaklaşık 2,0 ila 2,8mm boyutlarında bir kesi yapmak yeterli olmaktadır. Kataraktın yani insan göz içi merceğinin etrafında bir zar vardır, bu zarda 5-6mm çapında dairesel bir açıklık oluşturulur. FAKO cihazının prob denen uç kısmı ile göz içine girilir, ultrasonik titreşimler kullanarak göz içinde katarakt ufak parçalara ayrılır ve aspirasyon ile bu parçacıklar emilip göz dışına alınır. Şeffaf olan mercek zarı yerinde bırakılır ve katarakt tamamen temizlenir. Daha sonra yine bu kesiden özel katlanabilir göz içi lensleri mercek zarındaki cebe yerleştirilir ve antibiyotik uygulamasını takiben kesi yerine herhangi bir dikiş atmadan ameliyata son verilir. Bu göz içi mercekleri göz içinde herhangi bir yan etki yapmadan ve bir daha değiştirilmeye gerek kalmadan hayat boyu kalır. Ameliyat kataraktın sertliğine göre yaklaşık 7-15 dakika sürer.

Ameliyattan hemen sonra göz kapama bantları ile göz kapatılır ve hasta evine gönderilir. Ertesi gün bantlar çıkartılarak yaklaşık 10-15 gün damla kullanılır.

Günümüzde modern katarakt cerrahisi olarak adlandırılan bu yöntemin avantajları şöyle sıralanabilir;

·        Ameliyat için herhangi bir iğne ya da uyuşturucunun yapılmaması

·        Çok küçük bir kesiden ameliyatın gerçekleştirilmesi

·        Ameliyatın kısa sürmesi

·        Ameliyat sonrası net görüntüye çok daha erken ulaşılması

·        Gözde dikiş ve buna bağlı astigmat olmaması

·        Enfeksiyon riskinin çok daha az olması

Katarakt ameliyatının riskleri var mıdır?

Her cerrahi müdahalede olduğu gibi katarakt ameliyatının da riskleri vardır. Her hastanın kendine göre sağlık durumu farklılık gösterir. Kullanılan malzemelerin ve ameliyathane şartlarının kalitesi ve doktorun tecrübesi başarı oranını arttırmaktadır.

Çok yaşlılar, kalp, tansiyon ve şeker hastalığı olanlar ameliyat olabilir mi?

Katarakt zaten yaşlılarda görülen bir durum olduğu için ameliyat yöntemleri de bu şekilde geliştirilmiştir. Ameliyat sırasında sırt üstü yatmak gerekir. Bazı hastalarda ve özel durumlarda lokal veya genel anestezi altında da ameliyat yapılmaktadır.

Katarakt tekrarlar mı?

Başarılı bir ameliyattan sonra yeniden katarakt oluşumu mümkün değildir. Ancak zamanla göz içi merceğinin konulduğu zarda kesafet (kireçlenme) gelişebilir. Gerektiğinde bu kesafet ameliyatsız YAG lazer denen özel bir yöntemle birkaç dakikada ameliyatsız temizlenir ve kişi hemen sonra net görüntüsüne tekrar kavuşur.

Anormal adet kanamaları, kanama miktarında artma-azalma, iki adet arasındaki sürenin uzaması ya da kısalması ve adetler arasında düzensiz kanamalar şeklinde olabilir.

Bir adet kanamasının başlangıcından bir sonra ki adetin başlangıcına kadar geçen sürenin 21-35 gün arasında olması, kanamanın 2-7 gün sürmesi ve günlük kanama miktarının beş pedden fazla olmaması gerekir.

Düzensiz adet kanamalarının nedenleri:

Gebelik ve gebelikle ilgili problemler, düşük tehdidi, üzüm gebeliği, dış gebelik

Rahim, vajen, yumurtalık ve rahim ağzı kanserleri

Jinekolojik enfeksiyonlar

Travma

İyi huylu (selim) kadın hastalıkları; rahim ağzı polip ve yaraları, endometrial polipler, myomlar

Pıhtılaşma bozukluğu yapan hastalıklar

Troid bezi hastalıkları

Karaciğer hastalıkları

Bazı ilaçların yanlış kullanılması; doğum kontrol ilaçları, menopoz ilaçları, steroidler, psikiyatrik ilaçlar, kan sulandırıcı ilaçlar

Adet düzensizliklerinde düzensizliğin sebepleri araştırılır. Altında yatan nedene göre tedavi yapılır. Örneğin myomların tedavisi, poliplerin çıkartılması, troid hastalıklarında tedavinin düzenlenmesi adet kanamalarının düzene girmesini sağlar.

Altta yatan herhangi bir sebep saptanmazsa buna disfonksiyonel uterin kanama denir. Disfonksiyonel uterin kanamaların tedavisinde; değişik ilaçlar, hormonlu spiraller ve bazen cerrahi bazı yöntemler kullanılabilir.

Özellikle anormal kanaması olan 35 yaş üstü kadınlar mutlaka rahim kanseri açısından değerlendirilmelidir.

Menopoz sonrası yani 12 aylık adet görememe sonrasında oluşan kanama ve lekelenmelerde aksi kanıtlanana kadar endometrium kanseri düşünülerek endometriumun yani rahmin içini düzenleyen epitel değerlendirilmeli yani endometrial biyopsi yâda tanısal endometrial küretaj yapılmalıdır.

Bademcikler görevlerini yapamaz ve faydadan çok zarar vermeye başlarsa…

Tonsiller (bademcikler) her organ gibi çok kıymetlidir. Ama vücudun tek savunma silahı tonsiller değildir. Fonksiyon gören, faydası zararından çok olan bir tonsil asla alınmamalıdır. Fakat doğru endikasyonlarla yapılan bir ameliyat hastaya mutlak fayda sağlayabilir.

Tonsil (bademcik), boğazımızın giriş kısmında yerleşmiş, lenfosit dediğimiz savunma hücrelerinden oluşan ve vücudun hücresel savunmasına katkıda bulunan bir çift organdır. Tonsillit ise, tonsillerin çeşitli mikroorganizmalar (virüs ve bakteriler) tarafından oluşturulan enfeksiyonlarıdır. Genellikle vücut direncini düşüren lokal veya tüm vücudu ilgilendiren soğukla karşılaşma sonucu ortaya çıkar.

Tonsillit, her yaşta, her cinsiyette görülebilir. Fakat özellikle çocuklarda görülme sıklığı daha fazladır. Mevsim hastalığı değildir. Fakat hava şartlarının sık değiştiği geçiş dönemlerinde daha çok görülür. Hastalığın akut ve kronik olmak üzere iki dönemi vardır: Akut tonsillit bakteriyel veya virütik olabilir.

Tonsillit şu belirtilerle kendini belli eder:

* Ateş

* Boğaz ağrısı ve şişliği

* Halsizlik

* Eklem ve kas ağrıları

* Baş ağrısı

* Küçük çocuklarda karın ağrısı, bazen ishal

Özellikle çocukluk döneminde sık bakteriyel tonsillit geçiren, bu atakları yeterli tedavi edilmeyen hastalarda bir süre sonra tonsillerdeki enfeksiyon kronikleşir. Bu dönemde akut dönemden farklı olarak;

* İştahsızlık,

* Sabah yorgun uyanma hali sürekli veya nedensiz olarak sık tekrarlanır olur.

* Akut enfeksiyonlar da daha sık ve kolay oluşmaya başlar.

Hastalık bulaşıcı mıdır?

Hastalık bir bakteri veya virüs enfeksiyonu olduğundan bulaşabilir. Ama kişi, hastalıklı veya mikrop saçan biri gibi de görülmemelidir. Aktif dönemde çok yakın temas (aynı çatal, kaşığı kullanma vs.) olmaması yeterlidir.

Nasıl teşhis edilir?

Tonsiller direkt olarak gözle görülebilen bir organdır. Gözle muayene ile teşhis edilir. Laboratuar tahlilleri yapılırsa da akyuvar sayısında, sedimantasyon hızında artmalar olduğu görülecektir.

Tedavi yöntemleri nelerdir?

Akut dönemde ilaç tedavisi uygundur. Olayın dönemine ve şiddetine uygun doz, tür ve sürede ilaç verilir. Kronik enfeksiyonlarda ise, genellikle ilaç tedavisi yeterli olmaz. Ancak pratikte yine de hastanın ilaçla iyileşmesi umuduyla bir şans verilebilir. Düzelmezse ve ameliyat endikasyonları oluşmuşsa tonsiller alınabilir.

Cerrahi müdahale hangi durumlarda gereklidir?

* Yılda 3-4 defadan fazla bakteriyel enfeksiyon geçiriliyorsa,

* Tonsiller solunumu ve yutmayı zorlaştıracak kadar büyükse,

* Tonsil tümörü gelişmişse,

* Peritonsiller abse geçirilmişse,

* Tonsillerin neden olduğu febril konvülziyonlar (ateşe bağlı havaleler)

* Uyku apneleri varsa

* Sık tekrarlanan kulak, burun enfeksiyonlarında

* Horlama ve ağız solunumunda,

* Boyun lenf bezlerinin inatçı büyümelerinde,

* Tonsil tüberkülozunda

* Akut eklem romatizması ve buna bağlı kardit ve nefrit geçirenlerde tonsillerin alınması gerekebilir.

Bu saydıklarımız mutlak endikasyonlar değildir. Bazı hastalarda ameliyat gerekmeyebilir.

Cerrahi müdahale nasıl yapılır? Özel bir yöntemi var mıdır?

Cerrahi tedavisi çocuklarda mutlaka genel anestezi altında yapılır. Erişkinler için lokal veya genel anestezi mümkündür. Tonsiller kapsülleri ile birlikte çıkarılıp damarları değişik yöntemlerle bağlanır. Ameliyat sonu kanama riskine karşı hastanın yakınları ve hekim dikkatli olmalıdır.

Tonsiller alındıktan sonra vücut savunmasız kalır mı?

Tonsiller de her organ gibi çok kıymetlidir. Ama vücudun tek savunma silahı tonsiller değildir. Fonksiyon gören, faydası zararından çok olan bir tonsil asla alınmamalıdır. Fakat doğru endikasyonlarla yapılan bir ameliyat hastaya mutlak fayda sağlar.

TRAVMATOLOJİ: Kas-iskelet sisteminin her türlü acil veya gecikmiş müdahale gerektiren travmatik hasarları, düşme, çarpma, kırıklar( ön kol, ayak ve ayak bileği, kol kırıkları, diz çevresi kırıkları) çıkıklar, yumuşak doku onarımı gerektiren durumların teşhis ve tedavisi travmatoloji kapsamında bölümümüzde uygulanmaktadır.

ARTROSKOPİK İŞLEMLER: Menüsküs onarımı veya rezeksiyonu, bağ tamirleri, eklem içi parçaların çıkarılması ve gevşetme ameliyatları artroskopi (Kapalı Cerrahi) yöntemiyle gerçekleştirilmektedir.

ARTROSKOPİ: Artroskopik tedavi, eklem hastalıklarının tanı ve tedavisinde kullanılıyor. En çok diz eklemine uygulanan artroskopik yöntemle, sıklıkla menisküs yırtıkları ve kıkırdak lezyonları tedavi ediliyor. Genel, lokal veya spinal anestezi altında 2-3 adet 0,5 cm açılan kesilerden artroskop cihazıyla eklem içine girilerek yapılır. En fazla Artroskopi uygulanan eklemler sırasıyla- diz, omuz, el bileği, dirsek, ayak bileği ve kalça eklemleridir.

Günümüzde artroskopi en çok diz ekleminde uygulanır. Diz ekleminin anatomisinin bilinmesinde yarar vardır. Diz ekleminin üstünde femur (uyluk) kemiği, altında tibia (kaval) kemiği, önünde patella (ayna) kemiği bulunur. Diz eklemi boşluğunda her iki yüzeyin birbirine daha uyumlu olabilmesini sağlayan aynı zamanda şok absorban (yastık) görevi gören yarım ay şeklinde sağda ve solda kıkırdak yapılar vardır. Bunlara menisküs denir.

Ayrıca diz eklemini destekleyen 4 ana bağ vardır. Bunlar;

·         Ön çapraz bağ,

·         Arka çapraz bağ,

·         İç yan bağ,

·         Dış yan bağ’dır.

Yaralanmalar sonucu en sık ön-çapraz bağ’larda hasar görülür. Diz eklemine gelen makaslayıcı kuvvetler bu bağda hasarlara yol açar.

Gündelik hayatımızda çok fazla stres etkeni ortaya çıkar. Stresin yaşamımız içinde kaçınılmaz olduğunu biliyoruz. Ayrıca uyum sağlamamız ve gerekli başa çıkma yöntemlerini de kullanabilmemiz gereklidir. Maddi sıkıntılar yaşamak, bir amaç için çok çalışmak, aşık olmak her türlü geçimsizlik stres etkeni olabilir. Bütün stresin etkenleri kötü demek değildir ama yaşamın gerçeğidir.

Stresin dört temel kaynağı vardır:

*Çevresel etkenler

*Toplumsal stres etkenleri (iş problemleri, borçlar, anlaşmazlıklar, sevdiğiniz kişileri yitirmek)

*Fizyolojik etkenler (ergenlik dönemi değişiklikleri, hastalıklar, yaşlanma, kötü beslenme, spor yapmama ve yetersiz uyku gibi)

*Dördüncü stres kaynağı ise kendi düşüncelerimizdir. Yani o anki yaşantımızı nasıl yorumladığımız, gelecekten ne beklediğimiz bizi strese sokabilir.

Dolayısıyla stres içinde bulunduğumuz durumu yorumlamakla başlar. Olumlu yorumlarsak kaygı duymayız ama olumsuz bir sonuç çıkarırsak strese gireriz. Bu durumda kas gerginliği, baş ağrısı, karın ağrısı, ağız kuruluğu, çarpıntı, nefes darlığı, göğüs ağrısı gibi bedensel belirtiler de yaşayabiliriz. Ellerimiz ayaklarımız üşür, kan basıncımız yükselir, karnımızda kelebekler uçuşuyor gibi bir takım duygular yaşarız. Uzamış stres durumlarımızda bir takım olumsuz etkiler meydana gelebilir. Vücudumuzu sağlıklı tutan çok önemli bir takım işlemler durmaya başlar. Oysa beynimiz söz konusu durumun artık tehlikeli olmadığı mesajını verir vermez gevşeme başlar. Demek ki zihnimizi doğru yönlendirirsek stresin etkilerini ortadan kaldırabiliriz ve daha sağlıklı oluruz. Aksi takdirde stres kronik bir şekilde devam ederse stresle ilgili ilişkili hastalıkların ortaya çıkma olasılığı artar. Yıllardır sürdürülen çalışmalarda stresle ilişkili rahatsızlıkları olan kişilerin kas-iskelet, kalp-damar ya da mide-bağırsak sistemin birinde aşırı etkinlik göstermeye eğilimli oldukları bulunmuştur. Söz gelimi kronik stres kimi insanlarda kas ağrılarına, yorgunluğa neden olmaktadır. Bazı kişilerde ise hipertansiyona, migren baş ağılarına, ülsere ya da kronik ishale neden olabilir. Hatta yoğun stres üreme sisteminin baskılanmasına, erişkin diabetinin başlamasına, astım gibi solunum sistemi hastalıklarının artmasına, osteoporoza (kemik erimesi), soğuk algınlığının sık tekrarlanmasına hatta bir takım kanser türlerinin ortaya çıkmasına sebep olabilir.

Stres yaşadığımızda kaçınılmaz olarak vücudumuzu gereriz. Stres bitince bu gerginlik ortadan kalkar. Örneğin; aşırı öfke duyan bir kadında şiddetli boyun ağrıları ya da gelecek kaygısı duyan bir adamda karın ağrıları ortaya çıkabilir. Oysaki zihin-beden ilişkimizi kurmak ve düşüncelerimizle vücudumuz arasındaki etkileşimleri doğru anlamak, stresi yönetmek için çok önemlidir.

Stres yönetimi ise stres ile başa çıkabilme için çok önemlidir. Amaç stresi azaltmaktır ama stressiz bir yaşamda çok büyük olasılıkla sıkıcı olur. Ayrıca stres etkenlerinin çoğu olumlu etkenlerdir. Başarı için daha çok çalışmak gibi. Bizi zorlayan sorunlardan kaçmaktansa bunların üzerine gitmeliyiz. Düzenli spor yapmalı, güzel toplumsal ilişkiler kurmalı. Beslenmemize ve uyumamıza özen göstermeli, iyimser ve akılcı düşünmeliyiz. Ayrıca yaşamımıza daha çok eğlence katabilmeli ve bu sorunlarla daha kolay başa çıkabilir hale gelmeliyiz.

Belli bir dereceye kadar stres yaşamımız içinde üretkenliğimizi arttırır. Daha fazlası ise bizi yorar, başarımızı düşürür.

Stressiz bir yaşam mümkün değilse de stresi iyi yönetebilmek dileğiyle…

Böbrek taşları oldukça sıkıntı oluşturan sağlık problemidir. Böbrek taşları erkeklerde daha sık görülüyor. 20–40 yaş arasında daha sık görülen böbrek taşından korunmanın ilk koşulu yaz aylarında günde 3, kış aylarında 2 litre su içmektir. Ayrıca kahve, çay ve kola tüketimini sınırlamak gerekir.

Kalsiyum, oksalat, veya ürik asit gibi maddeler idrar içerisinde normalde beklenenden daha yüksek yoğunlukta bulunursa böbrek taşı oluşur. Bu maddeler kristaller halinde böbrekte çökelebilir ve zaman içerisinde büyüyerek böbrek taşını meydana getirir. Taşlar yer değiştirerek veya idrar kanallarından aşağıya doğru hareket ederek vücuttan atılabilir. Ancak taş büyükse idrar kanalının herhangi bir yerinde takılarak idrar akışına engel oluşturan taşlar genellikle korkulan, şiddetli tipik böbrek ağrısına yol açar. Bu durumdaki hasta ani başlayan yan ağrısı, bulantı, kusma şikâyetleri ile acile gelir. Bazen de uzun dönem hafif yan ağrılarını önemsemeyen hastalarda çok büyümüş tedavisi zor taşlara rastlıyoruz.

Risk Faktörleri

Bazı hastalıklar ve alışkanlıklar kişide böbrek taşı oluşum riskini tetikliyor. Özellikle yaşamında daha önce kalsiyum taşı olan bir hastanın tekrar taş hastalığına sahip olma riski çok daha yüksek. Öyle ki geçmişte taş hastalığı olan hastalarda ikinci kez taş oluşma olasılığı bir yıl içerisinde %15 iken 10 yıl içerisinde % 80’lere çıkıyor.

Bazı hastalıklar kişinin taş hastalığı riskini arttırır. Gut hastalarında ve idrarında yüksek ürik asit bulunanlarda da böbrek taşı riski fazladır. Ayrıca kristallerin oluşumuna yol açan bazı ilaçlar taş hastalığı riskini artırır. Sık veya sürekli ishal durumunda, ya da sıvı kaybı sonucu yoğun, asidik idrar çıkaran kişilerde böbrek taşı gelişebilir.

Beslenme Alışkanlıklarınıza Dikkat Edin

Taş oluşumunda beslenme alışkanlıklarının de rolü büyük. Beslenme düzenine dikkat ederek büyük ölçüde taş oluşumunu önlemek mümkün. Dikkat edilmesi gereken noktaları şunlardır.

Başlıca su olmak kaydıyla bol miktarda (günde 2,5 litre) sıvı alın.

Kola, gazoz gibi asitli içecekleri haftada 1 litreden fazla tüketmeyin.

Çay tüketimi azaltın.

Greyfurt suyu ve elma suyunun taş hastalığı riskini arttırabilir. Öte yandan saf limon suyu koruyucudur.

Süt ve süt ürünlerinin hiç tüketilmemesi taş oluşum riskini arttırır. Kalsiyumdan yoksun diyetler uygulanmamalıdır. Süt, yoğurt, peynir gibi besinler makul ölçülerde tüketilmelidir.

Bol lifli besinleri tercih edin.

Yüksek oksalat içeren pancar, soya, kara çay, çikolata, kakao, kuru incir, karabiber, fındık, maydanoz, haşhaş tohumu, ıspanak, çilek, böğürtlen vs besinleri aşırı tüketmeyin.

Taş hastalığınız varsa bira ve diğer alkollü içecekler, sakatat, kuru bakliyat, mantar, ıspanak, kuşkonmaz, karnabahar ve et tüketimini kısıtlayın.

Tuz kullanımını azaltın.

Belirtileri

Taş hastalığında görülen ağrı en sık rastlanan belirti. Böbrek ağrısının şiddeti değişiyor. Bazı kişilerde belli belirsiz bir sızlama şeklinde görülürken bazılarında son derece şiddetli, kıvrandırıcı ve hastaneye yatmayı gerektirecek yoğunluğa kadar ulaşabiliyor.

Ağrı atakları taşın üreter (böbrekle mesane arası idrar kanalı) içerisindeki hareketi ve buna bağlı spazmlara bağlıdır. Şiddetli ağrı atakları genellikle 20 – 60 dakika arasında sürebilir. Böbrek ağrısı, taşın bulunduğu vücut tarafında olur. Ağrının yeri taşın yerine ve hareketine göre değişebilir. Böbrekte veya üst üreterdeki taş, kaburga ile kalça arasında yan (böğür) ağrısına sebebiyet verir. Alt üreterde ve mesaneye yakın taşlar karın alt kısmında kasıklara doğru yayılan ağrıya yol açar.

Böbrek taşı hastalığında tek belirti ağrı değil. İdrarda kanama, bulantı, kusma, idrar yaparken acı-yanma ve idrar sıkışıklığı hissi de hastalarda görülüyor. İlginç olarak belirti vermeyen böbrek taşlarına da rastlanıyor. Bu taşlar ancak kontrol sırasında ya da başka amaçla çekilmiş filmlerde tesadüfen saptanıyor.

Tanı Yöntemleri

Böbrek taşı tanısı için hastalık belirtilerinin yanında, laboratuar tahlilleri ve radyolojik tetkiklerden yararlanılıyor.

Direkt Röntgen Filmi

Taşların çoğu standart, yatarak çekilen röntgen filminde görülüyor. Ancak bazıları, örneğin ürik asit taşları ve ufak taşlar saptanamıyor.

İntravenöz Piyelogram (IVP)

İlaçlı böbrek filmi olarak da bilinen IVP’de röntgen ışını altında görülebilen bir ilaç damar içine veriliyor. Bu ilaç böbrekten süzülerek idrar kanallarına atılıyor. İlaç böbrekler ve kanallardan geçtiği esnada çekilen filmlerde tüm idrar yolu ve taşları görüntülemek mümkün.

Bilgisayarlı Tomografi (BT)

Özel bir tomografi incelemesi olan “kontrastsız helikal BT”, yani damardan ilaç verilmeden çok kısa bir süre içerisinde yapılabilen yöntem ile tüm böbrek taşları saptanıyor. BT, idrar yollarındaki her boyut ve tipteki taşları saptamada ve idrar yolu tıkanıklığını göstermede en hassas yöntem olarak günümüzde altın standart olarak kabul ediliyor.

Ultrasonografi

Özellikle hamileler gibi radyasyondan uzak durması gereken hastalarda ultrasonografi tercih ediliyor.

Tedavisi

Taş hastalığının başlangıç ve acil (akut) safhasında tüm hastalar için benzer tedavi uygulanıyor. Başlangıç safhada hastalara, taşın kendiliğinden düşmesi beklenirken, sadece ağrı kesiciler ve su içmesi öneriliyor. Ağrı kesici ve sıvı tedavisini ağız yoluyla alabilen hastalar evine gönderilerek ayaktan takip ediliyor. Ancak ağrı çok şiddetliyse ve hasta su içemiyorsa hastaneye yatırılması gerekebiliyor. Taşın düşürülemediği durumlarda ise girişimsel tedavi yöntemleri tercih ediliyor.

Taş kırma, girişimsel tedaviye ihtiyaç duyulan hastaların çoğunluğunda uygulanabilen başlıca yöntem. Özellikle böbrek içinde ve üreterin üst tarafında yer alan taşlar için iyi bir tedavi şekli olarak kabul ediliyor. Buna karşın 2 cm’den büyük, sert veya böbreği tümüyle dolduran taşlarda uygun bir yöntem değil. Bu yöntemde direkt olarak taşa yönlendirilen yüksek enerjili şok dalgası, cilt ve iç organlara zarar vermeden ilerleyerek taş yüzeyinde kırılma etkisi yapıyor. Bu şok dalga enerjisi ile taşlar küçük parçalara kırılarak idrar yolundan kolaylıkla atılması sağlanıyor. Çok büyük taşlar içinse perkütan böbrek taşı çıkarılması (Kapalı) yöntemi kullanılıyor. Bu metotta çok büyük veya komplike taşlar, ya da taş kırma tedavisine dirençli taşlar ciltten böbrek içerisine yerleştirilen bir tüp yoluyla çıkartılıyor.

“Üreteroskopi ile üreterin alt ve orta kısmında tıkanıklığa yol açan taşların çıkarılmasında kullanılıyor. Üreteroskopik girişimde, çok ince bir teleskopik alet ile idrar borusundan ve mesaneden geçilerek üreterin içerisine giriliyor. Bu ince ve esnek endoskop ile üreter içerisinde ilerleyerek tıkanıklığa yol açan taşa ulaşılarak taş çıkartılıyor.”

İlk taş olayından bir yıl sonra hastalar ultrason ve direkt film ile kontrol ediliyor. Bu dönemde yeniden taş hastalığı yaşamamak için hastaların özellikle sıvı alımına dikkat etmesi gerekiyor.

İnsanların belirli bir yaştan sonra en çok konuştukları konu, hastalıklar oluyor. Hastalık ve ilaçlar konusunda herkes, kendi deneyimini başkasına aktarmaya bayılır. Konuşulan konular arasında kalp ve damar hastalıkları birinci sırada. Bunu, kadınlarda rahim ve göğüs hastalıkları, erkeklerde ise "prostat hastalıkları" izliyor.  45 yaşını aşmış erkeklerde vücuttaki hormonla ilgili değişikliklere bağlı prostatta büyüme başlayıp, 60 yaşın üstündeki erkeklerin yüzde 50, 70–80 yaşlarındaki erkeklerin ise yüzde 80'inin prostat büyümesi(BPH – İyi Huylu Prostat büyümesi) problemi yaşamaktadır.  Prostat, erkek üreme sisteminin bir parçası olup ceviz büyüklüğündedir.  Yaklaşık 20 gr ağırlığında 3,5 x 2,5 cm ebatlarında olan bir salgı bezidir. Bu organ erkek üreme ve boşaltım sisteminin bir parçasıdır.. Prostat rektumun hemen önünde ve içinde idrarın biriktiği mesanenin alt kısmında bulunmaktadır. Prostat aynı zamanda idrarın içinden geçtiği kanal olan uretrayı sarar. Prostat, üreme olayına yardımcı olmaktadır. Meninin asit baz oranını ve sperm motilitesini ayarlar. Prostat büyümesi ile idrar kanalı daralmakta ve bunun sonucu çeşitli şikâyetlere sebep olmaktadır.

Prostat büyümesinin yol açtığı şikâyetler:

Sık idrara çıkmak,

Geceleri idrara kalkma,

Devamlı idrarı varmış gibi olmak,

İdrar yaptıktan sonra bile tam olarak rahatlamama,

İdrar yaparken yanma hissetmek,

Kesik kesik işemek,

Kanamalı idrar

Dağılarak saçaklı-çatallı tarzda idrar yapma,

İdrar yaparken zorlanma,

İdrar akımının eskiye göre azalması

İdrar tutmada güçlük, kaçırma

Gerçekte 45 yaşını geçmiş bir erkeğin hiçbir yakınması olmasa dahi üroloji uzmanı tarafından yılda bir kez muayenesi gereklidir. Öncelikle hastanın şikâyetleri dinlenerek prostat büyümesinden ne kadar etkilendiği tespit edilir. Beraberinde başka hastalıkların olup olmadığı belirlenmelidir. Daha sonra hastaya detaylı fizik muayene yapılır. Parmakla rektal muayene, srotal ve penil muayene ve tüm vücut fizik muayenesi yapılmalıdır. Prostatın büyüklüğü ile şikâyetlerin orantısı yoktur. Yani küçük bir prostat çok şikâyet oluşturacağı gibi, büyük prostat hastada sorun oluşturmayabilir. Sebebi prostatın enfekte olup-olmaması ve prostat orta lob varlığıdır.

BPH tanısını koymak için hastadan hastaya değişen bir çok test uygulanmaktadır.,Tam idrar tetkiki , üriner sistem ultrasonografisi, Direkt üriner sistem grafisi, böbrek fonksiyonlarını da içeren biyokimya testleri ve idrar akış hızı testi en sık uygulanan testlerdir. İntravenöz pyelografi’nin(İVP) çok özel durumlarda yeri vardır. Artık eskisi gibi rutinde yeri yok.

Prostat kanseri, üriner enfeksiyon, mesane disfonksiyonu, mesane kapasitesini azaltan hastalıklar, üretra darlıkları, üretrada sıkışmış taşlar ve mesane boynuna uzanan mesane tümörü varlıkları da işeme problemlerine neden olacağından, tanı koyarken dikkatli olunmalıdır. Prostat büyümesinin oluşturduğu şikâyetleri ile karıştırılmamalıdır.

En Sık Uygulanan Tedavi Yöntemleri Nelerdir?

• İlaç tedavisi

• Kapalı Prostat Ameliyatı (TUR)

• Açık prostat ameliyatı

• PV Lazer Sistemi (Prostatın Fotoselektif Vaporizasyonu Yöntemi)

Tedavide her hasta için farklı yaklaşımlar söz konusudur.   Bu tedavi seçeneklerinin hangisinin uygun olacağına hastanın yaşı, genel durumu, şikâyetlerinin derecesi, laboratuar verileri göz önünde bulundurularak karar verilir. Tabi ki ilk seçenek medikal olmalıdır. Ancak medikal tedaviden tam yanıt alınamayan durumlarda, ya da ilaç kullanamayan (kullanmak istemeyen) hastalara cerrahi tedavi önerilir. Hastaya sonda takılmışsa, her iki böbrekte hidronefroz varsa, çok miktarda rezüdü idrarı varsa medikal tedavi başlanmadan ilk seçenek acil cerrahi önerilir.

Gerek medikal gerek cerrahi tedavi planlanan bir hastada öncelikle prostat kanseri olmadığı ekarte edilmelidir. Bunun için mutlaka kanda prostat spesifik antijen (PSA) testi yapılmalıdır. Normal değerin üst sınırı olan 4 ng/ml den yüksek ise prostat iğne biyopsisi ile patolojik değerlendirme yapılmalıdır. Eğer organa sınırlı prostat adenocarsinomu saptanırsa radikal cerrahi ile tam tedavi sağlanacaktır. O nedenle erken tanı önemlidir. PSA yüksek ve patolojisi malign gelmez ise, ya prostat iltihabına bağlı, ya tümöre ulaşılamamıştır ya da prostat çok büyüktür.

Henüz hiçbir medikal tedavi ile cerrahi tedavi kadar başarı elde edilememiştir. Cerrahi tedaviler arasında bugün en sık kullanılan ve gold standart ameliyat kabul edilen teknik "transüretral prostatektomi" yani TUR-P'dir. Anestezi altında, üretradan bir cihazla girilerek idrar yolu çevresindeki tıkanma sebebi olan prostat dokusu, elektrik akımı kullanarak kesiyor ve parçalar halinde aynı kanaldan dışarı alınıyor. Küçük ve orta büyüklükteki prostatlarda çok etkili bir yöntemdir. Hasta genelde bir gün hastanede yatmakta, kan transfüzyonuna ihtiyaç olmamakta ve etkili sonuç vermektedir. Çok büyük prostatlarda açık ameliyat halen kullanılmaktadır. Açık cerrahinin komplikasyon oranı daha yüksektir.

Son zamanlarda TUR- prostatın komplikasyonlarını azaltmak için ve ondan daha iyi bir alternatif geliştirmek için lazer kullanılmaktadır. Lazer prostatektomisi   ( GreenLight lazer cihazı ile prostatın buharlaştırılması işlemi) özel olarak tasarlanmış fiber optik alıcı bir sistem içinden lazer ışını uyarıları göndermek için kullanılmaktadır. Bu alıcı cihaz endoskopik bir görüntü altında standart bir sistoskop içine yerleştirilerek kullanılır.

Bu ışın uyarıları prostatın dokusuna yöneltilerek çabuk ve nazik bir biçimde prostat dokusunu buharlaştırarak yok eder. Bu lazer fotoselektiftir ve hemoglobine yüksek ilgisi vardır ve bu nedenle kanama daha az gözlenir. Bu lazer 1-2 mm derine etki ettiğinden, derinliği kontrol altındadır.  Ayrıca değişik dalga boylarında lazer ışını ile yine lazer prostat ameliyatı (kırmızı ışık) kullanılmaktadır. Bunların FDA onayı olmadığı için çalışmaları ve deneyimleri yeterli değildir.

Medyada reklam amaçlı bilgilendirmede greenligt prostat ameliyatını sanki çok farklı ve diğer ameliyat tekniklerinden çok üstün gibi gösterilmektedir. Ama sonuçta prostat dokusunu azaltan bir işlem olduğu için ameliyat sonrasın da görülen yanma, sık idrara çıkma, ani sıkışma gibi şikâyetler her türlü ameliyattan sonra görülebilmektedir. Bu nedenle Green Light prosedürü her türlü prostatata rahatça uygulanan bir yöntem değildir. Fazla büyümemiş prostatlarda iyi sonuç verirken, Prostat dokusu çok büyükse, çok vaskülerse ve fibrotik özellikte ise hem ameliyat zor oluyor hem iyileşme süreci uzuyor. 70 gramdan daha büyük, vasküler ve iltihaplı prostatlara Green Light uygulamamak lazım. Çünkü dokunun tamamı yok edilemediği için sonuç başarılı olmuyor. 

Son zamanlarda "Harika bir buluş" olarak tanıtılan "Green Light operasyonu"nu olsun, diğer tedavi seçenekleri olsun tüm tedavi seçeneklerinin yan etkilerinin olduğu bilinmelidir. Hastaya yapılacak tedavi şeklini belirlerken doktorun tecrübesine göre hastaya en uygun tedavi seçeneğini uygulaması esastır. Hastayı cihazın değil doktorun ameliyat ettiği unutulmamalıdır. 

Şişmanlık, vücudun yağ kütlesinin yağsız kütleye oranının aşırı artması sonucu boya göre ağırlığın arzu edilen düzeyin üstüne çıkması olarak tanımlanır. Vücut ağırlığının olması gerekenin %20 üzerine çıkması; hipertansiyon, kalp hastalığı, diyabet(şeker)  hastalığı gibi kronik hastalık oluşma riskini artırır. Şişmanlığın oluşumunda kalıtımsal ve çevresel faktörler (aşırı besin alımı, yanlış beslenme alışkanlıkları, fiziksel hareketin yetersiz olması gibi) etkilidir. Şişmanlamaya yol açan temel faktör; besinlerle alınan enerjinin, harcanan enerjiden fazla olmasıdır.

Zayıflama programları; diyetisyen kontrolünde yapılan diyet+beslenme eğitimi+davranış değişikliği tedavisi+egzersizin birlikte kullanıldığı kombine tedaviler şeklinde olmalıdır. Zayıflama programıyla erişilen ağırlığın sürdürülmesinde davranış değişikliği önemli rol oynar. Doğru zayıflama programı ile birey yedikleriyle aldığı enerjiyi, harcadığı enerjiye uygun duruma getirme bilincini kazanır ve böylece bireyde ulaşılan hedef ağırlığın yaşam boyu korunması sağlanır. Sağlıklı olarak kilo vermek için beslenme alışkanlıklarımızda nasıl değişiklikler yapabiliriz?

*Besin seçiminde çeşitlilik sağlayın ve her gün her ana öğünde 4 temel besin grubuna(Süt grubu, Et grubu, Sebze-meyve grubu ve Ekmek-tahıl grubu)  beslenmenizde yer ayırınız.

*En az üç ana öğün yemek yiyiniz.3-4 saatten fazla aç kalmamaya özen gösteriniz.

*Öğün aralarınızda abur-cubur (bisküvi, çikolata, kek gibi) denilen atıştırmalıklar yerine meyve, süt, ayran, yoğurt gibi sağlıklı seçimlere yer veriniz.

*Fiziksel aktivitenizi artırın. Her gün düzenli olarak kendinizi yormayacak şekilde yürüyüş yapabilirsiniz.

*Mevsimine uygun bol miktarda sebze ve meyve tüketiniz.

*Yiyeceklerinizi sağlıklı satın alma, hazırlama ve pişirme yöntemlerine göre yapınız.

Spastik kolit, kolit, sinirsel barsak hastalığı gibi isimleri de olan bu hastalık; karın ağrısı, şişkinlik ve barsak alışkanlığı değişiklikleri ile seyreden ve sık karşılaşılan bir barsak hastalığıdır. Barsak alışkanlığı değişikliği bazı hastalarda ishal bazı hastalarda kabızlık şeklinde olur. Bazı hastalarda da her iki şikâyet birden olacak şekilde seyredilebilir.

İBS yapısal (organik) değil, fonksiyonel bir bozukluktur. Yapılan tetkiklerde herhangi bir organik bozukluk bulunamaz.

İBS kanser gibi daha ciddi bir hastalığa dönüşmez.

İbs’nin Belirtileri:

İbs’nin belirtilerini 4 ana grupta toplayabiliriz.

*Karın ağrısı; künt bir ağrı şeklinde veya kramp şeklinde olur. Ağrılar dalgalar halinde gelir gider. Genellikle yemeklerden sonra ve sabahları hissedilir. Gaz çıkarma ve tuvalet ihtiyacını giderme ile rahatlama hissedilir.

*Şişkinlik; İBS hastaları normal kişilere göre daha fazla gaz üretmeseler de gaz barsaktan çıkamadığı için rahatsızlık oluşturur. Genelde yemekten hemen sonra başlayarak gün boyu barsak gürültü sesleri gelmesi, karın bölgesinde sıkışıklık ve giysilerin rahatsız etmesi şeklinde olur.

*Barsak Alışkanlığı Bozukluğu (Kabızlık veya ishal ); İBS hastalarında en sık görülen belirtilerdendir. Dışkı küçük, katı ve mukusludur.

*Organik bir sebebe rastlanamaması; yapılan endoskopik, radyolojik ve biyokimyasal tetkikler sonucunda, yakınmaları açıklayabilecek organik bir hastalık saptanamaz.

Bu 4 ana belirtinin dışında; dışkılama sonrası ağrının azalması, dışkılama sayısında ve dışkılama kıvamında değişiklik sık dışkılama isteği ve tam boşalamama hissi, sık idrara çıkma ve acil idrar yapma ihtiyacı, bulantı gibi belirtiler de görülebilir.

İBS Tedavisi;

İBS’yi tamamen ortadan kaldıracak bir tedavi yok ise de; belirtilerin şiddetini azaltmaya ve tekrarlamasını önlemeye yönelik başarılı tedaviler vardır. Amaç, hastanın günlük yaşamını sürdürmesini ve yaşam kalitesinin bozulmamasını sağlamaktadır.

İlaç tedavisinin yanında, kişilerin aşağıdaki noktalara dikkat etmesi şikâyetleri azaltacaktır.

Bol su içilmesi, düzenli yemek yenmesi, gaz yapan yiyecek tüketilmemesi, egzersiz yapılması, stresten uzak durulması, sigaranın bırakılması, içki içilmemesi, rahatsızlığı artırdığını düşündüğünüz yiyeceklerden uzak durulması, kafein içeren içeceklerden(çay, kahve, kola) uzak durulması, aşırı şekerli, yağlı ve baharatlı, mayalı yiyeceklerden uzak durulması, çikolata yenmemesi, süt içilmemesi, meyve sebze tüketilmesi, bol su içilmesi, doğal yoğurt yenmesi.

Her dizde iç ve dış menisküs olmak üzere iki adet hilal şeklinde menisküs mevcuttur. Menisküsler diz eklemini oluşturan kemiklerin birbirine sürtününce zarar görmemesine ve birlikte uyum içinde çalışmasına yardımcı olur. Ayrıca şok emici görevleri de vardır. 

Diz hastalıklarının başında en sık menisküsler ile ilgili hastalıklar görülür. Menisküs yırtıkları özellikle genç ve sporcularda ani gelen travma ve burkulmalar sonucu; Yaşlı hastalarda dejenerasyon, aşınma ve zorlama sonucu oluşur.

Menisküs yırtığına bağlı dizdeki şikâyetler; Ağrı ve hassasiyet oluşur, bu şikâyetler özellikle çömelmekle, merdiven inip çıkarken artar ve bazen dizde takılma ve kilitlenme şeklinde görülür. Kilitlenme bulgusunun olması özellikle büyük yırtıklarda ve bağ yırtıklarında daha sık görülür.

Menisküs yırtığı teşhisi: Hasta dizin ağrı ve kilitlenme şikâyetleri ile bazen hiçbir muayene bulgusu olmadan özellikle namazda, çömelmekle artan şikâyetleri ile ortopedi doktoruna başvuran hastanın muayenesi ve bunu takiben çekilen MR ile teşhis konulur.

Menisküs yırtıkları yırtığın büyüklüğü ve yerine göre cerrahi veya tıbbı yöntemler ile tedavi edilebilir.

Artroskopik diz cerrahisi deneyimli ortopedistler tarafından dizde fazla bir yara açmadan küçük iki delikten kolay ve başarılı uygulanabilen bir yöntem olarak yapılmaktadır. Çoğu hasta aynı gün veya ertesi gün taburcu oluyor.

Menisküs yırtığı zemininde diz ekleminde kıkırdak problemi ve aşınması olan hastalar menisküs yırtığı diye artroskopi ameliyatlarında kısmen fayda görebilir, Dolayısıyla bu tip hastalarda mekanik bulgu (takılma) olmadan menisküs yırtığı nedeniyle opere olması gerekmez. Bu hastalar için ilaç tedavisi ile birlikte egzersiz programı çok faydalı olur.

Menisküs yırtıkları hem yaşa hem de maruz kaldığı travmaya göre çeşitli tiplerde olur. Yırtığı ve tipi cerrahi tedaviyi etkiler. Örneğin; Genç bir hastada periferik (kenar ) yırtıklar mümkün oldukça dikilmeli ve menisküs tamir ederek korunmalıdır. Diz merkezine yakın ve kısmi yırtıklar, ileri yaşlarda daha çok görünen parçalı ve dejenere olmuş yırtık alınarak dizde oluşan takılma ve ağrı giderilir. Yaşlı hastalarda çekilen MR da menisküs yırtığının olması ameliyat yapılması anlamına gelmez.

Menisküs yırtığı ameliyatlarında menisküs tamir edilemeyecek ise mümkün oldukça sağlam kısım kazınmalıdır. Açık menisküs cerrahisinde menisküsün tümü çıkartılır.MR sonuçlarının bazen yanıltıcı olduğunu düşünecek olursak hiç yırtığı olmadan sağlam menisküs çıkartılmış olur.Adı açık olmasına rağmen görmeden yapılan bir operasyondur.Halbuki              Artroskopi ile cerrahide menisküsün tümü monitörde görülerek yapıldığı için sadece yırtık kısmına müdahale yapılmıştır.Yanıltıcı MR görüntülerinde menisküse hiçbir zarar vermeden operasyon sonlandırılabiliyor.Menisküs cerrahisi sonrası dize binen yük azaltılması lazım,aksi takdirde şikayetleri tekrar başlayabilir.Tekrar menisküs yırtılabilir ve diz kireçlenebilir.Bunun için ; Kilo verilmeli ve dize aşırı yüklenmekten (çömelmek,merdiven inmek ve uzun yürüyüşler ) kaçınılmalı ve diz özel egzersizler ile dizi güçlü tutmalıdır.

Hastane ve Tıp Merkezlerimiz